Blog masonry

KALORİFERİ GÖRDÜM

İnce Memed kitabını okuyanımız vardır. Okumasak da duyanımız vardır. Duyanımız yoksa da şimdi duyuruyorum buradan. Yaşar Kemal’in en iyi eserlerindendir.

“Bu her romancının yaşayamayacağı bir şey, kahramanının artık halktan birisi olması. Ama ben ‘İnce Memed gibi’ diyebileceğim birisini görmediğimi söyleyebilirim…” diye bahseder bir röportajında. Belki vardır fakat görememiş olabiliriz bizde. Mutlaka vardır.

Yaşar Kemal “İnce Memed’i yazmadan önce de yazdıktan sonra da Köroğlu’nu dinlerdim, yine dinlerim ve onun bir İnce Memed olduğunu söyleyebilirim. Temiz, dost, akıllı, cesur…” der ve efsaneyi efsaneye benzetir. Bir bilgeye sormuşlar; “Neden hep ölenlerden ve onların kahramanlıklarından bahsediyorsun. Yaşayan kahramanlar yok mu?” Başını kaldırıp “Ölenler kendini ispatlamışlardır. Kahramanlıkları artık değişme şansı yoktur. Yaşayanlar da olabilir fakat her an yaptıklarının tersi bir hamleyle iyi yaptıklarının tersini yapabilirler. Kahramanlık değişmez bir etkidir. Ölenler bunu değiştirmeden göçüp gitmişlerdir.”demiştir. Doğrudur diyebileceğimiz bir açıklama…

Kahramanlık ve efsanelere girmeden önce biraz İnce Memed diyelim. Onu okumaya başladığınızda kendinizi kaptırıyorsunuz. Yaşar Kemal sizi alıyor Çukurova’ya götürüyor. O dönemlere götürüyor. Tasvirleri, benzetmeleri, yaşananları o kadar güzel anlatıyor ki nerede olursanız olun sizi alıyor ve “kitabın içine, konunun içine” sokuyor. Kendinizi kaptırıyorsunuz. Sessizlik içerisinde ve her an her şey olacakmış gibi beklemeye başlıyorsunuz.

Yıllar önce okudum. Bazı kitaplar veya anlar sizin hayatınızın merkezine giriyor. Onlar sizin yaşamınıza girip çıkan anlık olaylar değil yaşamınızın döngüsünde hep bir tarafınızda olan gerçekliğiniz oluyor. Nefes almak, yemek yemek, akrabalarını değiştirmemek gibi zorunlu birliktelikler oluyor. Abartmıyorum. Abartacak yaşı da bir hayli geçtiğime inanıyorum.  Aslında bu tür etkiler ihtiyacımız olduğu için bizi etkisi altına alıyor. Biz istediğimiz için varlar. Benim o dönemde bulunduğum yerden uzaklaşıp bir kasabaya gitme düşüncem vardı belkide. Veya bir kahraman arayışım olabilir. En çok istediğimiz şey bizim umudumuz, beklentimiz ya da hayalimiz olmuyor mu zaten?

Uğur diye bir çocuk vardı. Üniversitede beraber okuduk. Benden yaşça büyük. Arkadaş olduk. Güzel top oynardı. Sonrasında dostluğumuz daha bir pekişti. Günlerimiz hep birlikte geçerdi. Onunla gezmek, beraber zaman geçirmek gerçekten bana iyi geliyordu. Güven veren biriydi. Fakat hep bir tarafı kapalıydı. Çok konuşmazdı. En hareketli ve heyecanını tutamadığı yer ise futbol sahasıydı. Deli gibi severdi top oynamayı. Gerçek karakteri orada çıkardı. Sırf rahatlıyor diye her gün top oynardık onunla.

Bir de Semih vardı. O da çok sessiz sakin bir arkadaştı. İstanbul da tanışmıştık. Yaşı benden birkaç yaş büyüktü. Sessiz sakin tepkilerini çok belli etmeyen biriydi. Soğuk ve ukala duruyordu açıkçası. Ama halden anlar diyorlar ya öyle biriydi. Oturunca ince ve sakin sesle seninle konuşur ve incitmeden seni dinlerdi. Her ikisinin ortak özelliklerini hiç düşünmedim. İkisi de bende derin etkiler bıraktı.

İkisi de yaşça çok büyük olmasalardı bakış açıları, yorum güçleri ve konuştukları bir hayli “büyük şeylerdi”. Şaşırıyorsunuz onlar konuşunca. Psikolojiden felsefeye, tarihten sanata hayata dair kelimeleri anlatımları birer mıh gibi saplanıyordu kafanıza. Bir dönem sonra modeliniz onlar oluyor. Kelime kurmanız, çay içmeniz bile onlara benziyor. Küçük burjuva önce taklit eder derler. Evet, ben onları taklit etmeye başlamıştım. Birçok insan arasından ben onları kendime yakın görmüş, karakterime ve dünyama onları dâhil etmiştim.

Ne mi oldu bunlara? Uğur, ara tatilden sonra gittiğimde okulda yoktu. Kimse haber alamamıştı. Okulu bırakmış dediler. Sorunları vardı. Sonra çok sonra duydum, hatta bir gazete de annesi “bugün senin doğum günün” diye bir yazı yazmış. Ona özlemini anlatmış. Bir annenin acısını hiçbir kalem yazamaz. Öğrendim ki Uğur ani bir ölüm yaşamış. Herkes perişan olmuştu.

Semih, çok ayrı bir olay tabi. O da buralarda yapamadı. Tüm ailesi yurtdışındaydı. Bekliyordu oradan haber. Her an gidebilirdi haber bekliyordu. Bir keresinde bir şey alacaktık bana dediği ise ”Bir haftaya gideceğiz o kadar fazla almayalım.” Bende beraber gidecektim. Her şeyimizi oraya göre ayarlamıştık. Bir işim vardı. Bir haftalığına işim için gidip geldiğimde  -o zaman cep telefonu yoktu-  arkadaşlarla kaldığımız eve uğradım. Bir not düşmüştü “Ben gidiyorum. Sana ulaşamadım. Gittiğim de sana ulaşacağım.” Gidiş o gidiş. Bir daha haber alamadım.

Bunları İnce Memed’le mi kıyaslıyorum. Değil belki fakat dediğimi gib biz, bizim ihtiyacımız olanı hayatımıza alıyoruz. Her ikisi de bilgiliydi. Her ikisi de karakterliydi. Fakat Uğur benim gözümde hep bir kahraman olarak kaldı ve kalacak. Bilgenin de dediği gibi, ölenler kahramanlıklarını değiştiremezler. Semih ise çekip gitti hala görüşmedik. O kadar karakterli durmasına rağmen söyledikleriyle çelişen bir hayat sürdüğü aşikârdı.

Bize İnce Memed’ler gerektir. Kahramanlıklar ve bize verecekleri dersler gerek. Anıları bize ışık olacak insanlar gerek. Babalarımız, kardeşlerimiz, ölenlerimizin hep iyi yanlarını esas alırız. Hele ki ölen yakınınız iyi olarak anlatılır ve hatırlandığında sizi ona benzetirlerse görün bakın nasıl keyif alırsınız. İyi hatırlanmak için kahraman olmaya gerek yok. Kahramanlık için iyi olmaya gerek yoktur. Sadece hatırlanacak güzel şeylerimiz varsa biz er yâda geç hatırlanırız. Yaptıklarımızla tabi ki. Her iki koşulda da yorumlar değişebilir. Ama biz iyi olanı tercih etmek isteriz.

Yaşar Kemal, “Hayat Dergisi’ne gittim, Iraz’ın öyküsünü götürdüm. Okudular sonra da elli lira verdiler. Bu parayla bir aylık odun aldım…” acıklı bir öykü tabi. Ne koşullarda yaşadıkları ortada. Ama inandıkları şeyleri yapmak için hiç gocunmamışlar. Ve çok samimi bir itirafıdır. Çünkü onu Yaşar Kemal yapanda budur.

“Benim için çok önemli değişikliklere sebep oldu İnce Memed. Dünyada tanındım, odun alamazken kaloriferli ev tuttum, daha ne söyleyeyim…”

Çok da güzel söylemiş. Çok net bir ifade ile Yaşar Kemal İnce Memed’le kaloriferli ev tutmuş bizde özlediğimiz yerde odun sobalı bir evde onu okurken hayal ettik kendimizi.

Herkes için farklı bir An’dır İNCE MEMED.

EKMEĞİMİZ TUZSUZ

Anam her kızdığında bu lafı derdi. Önceleri ekmek hamurunun tuzunu koymadıklarını zannederdim. Tuzsuz ekmeğin de pek tadının olmadığını tatmışlığım vardır. Bu lafı her duyduğumda aslında bir öfke patlaması, bir sitemde görmüyor değildim. Hep kızgınlıkta söylendiğinden aslında ekmeğin tadından öte bir öfkenin sembolü olduğunu da anlardım.

Hep iyi niyetle yola çıkarsınız. Başlangıçlar için ilk adım önemlidir. Adımınızı attıktan sonra devamı gelir. İsmail Beşikçi bile “ilk” çok önemlidir demiş. Çünkü ilk kendini yenmek, ikna etmek, çevreyi ikna etmek, olası kötülükleri bertaraf etmektir. İlk adımı aslında siz kendi korkularınıza atıyorsunuz. Kendi yetmezliklerinize, geri yanlarınıza atıyorsunuz. İlk adımı atmak cesaret ister. İçinizde korku varsa ilk adımı atamazsınız. Cesaretinizi toplamalı ve geriye bakmamalısınız. Üstüne üstüne gitmelisiniz korkularınızın. Eğer bir kez geriye baktınız mı artık ikinci adımı atamazsınız. Titrersiniz. Korku önce kalbinizde yer etmiştir. Gümbür gümbür bir sesle başlar ilk tepkiler. Sonra kan akışınız hızlanır ve vücudunuz artık korkunun tüm yansımalarını yansıtmaya başlamıştır. Dizleriniz tutmaz. Artık korkunun yarattığı psikolojik buhranlar baş göstermeye başlamıştır. Kaygılar artmıştır. Bir an önce bu durumdan kurtulmak için çevrenize korkuyla bakarsınız. Gözleriniz çaresizce dolaştıkça siz daha da bir tedirgin olup nefes alışınızı hızlandırır ve korkudan bağırmaya başlarsınız. Hep geriye doğru gider, kendinizi güvende hissedecek bir dal, bir duvar veya arkadan gelebilecek tehlikeyi beklersiniz korkularınızla. Gözlerinizi korkuyla ve çenenizin alt kısmında oluşan bir titremeyle aman dilersiniz. Siz işte ilk adımı doğru atamamışsınız demektir. Siz hazır değilsiniz demektir. Korkularınızı yenememiş ve en önemlisi ilk adıma inanmamışsınızdır. Siz bu inanamazlıkla ikinci adım değil belki üçüncü adımda bahsettiğimiz tepkileri yaşayacaksınız.

İnanmak, kararlı olmak kendini ikna etmek bunlar olmazsa olmazdır. Yoksa ilk adımınız sizin sonunuz ve travmatik bir yaşamınıza dönüşür. Korku bedene girdi mi zaten iflah olmazsınız. Her hareketinizde korku sizi esir etmiştir. Bir güvercin gibi başınız sağa sola dönmeye başlar. En küçük bir seste büyük bir korku refleksi gösterirsiniz. Hep terlersiniz. Boynunuzdan sanki sıcak su dökülmüş gibi hissedersiniz. Baş ağrısı başlar kafanızda. Uykularınız bölük pörçüktür. Hiçbir şeyden zevk alamazsınız. Hiçbir şeyin anlamı yoktur. Hep tedirgin ve ürkek dolaşırsınız. Kalabalığın içinde yalnızsınızdır. Hiçbir güzelliği görmezsiniz, bakış açısı sadece korkunuza kilitlenmiştir. Sadece size gelecek tehlikeyi ve korkunuzla yüzleşmeyi beklersiniz. Ölümü bile düşünürsünüz. Daha hayırlı olduğuna ikna olmuşsunuzdur.

İlk adım önemlidir. İlk adım kimliğimizdir. Samimiyetimizdir. Kararlılığımızdır. Geleceğimiz, sevincimiz hatta zaferimizdir. İnanmak gerek. En önemlisi de sevmek gerek. Sevgiyle yapılan her şey “hafiftir” acı vermez. Keyif verir.

Birçok denemelerim oldu hayatta. Kalkışlar, başlangıçlar oldu. Olmakta zorundadır. Hiçbir şey durağan değildir ki. Her şey hareket halinde ve şairin de dediği gibi “Dışarıda gürül gürül akan bir dünya” varsa eğer sizde hep bir aksiyon veya unutamayacağınız hayatınızda dönüm noktaları olan aksiyonlar ve hamleler içerisinde olabilirsiniz. Ki bu çok normaldir.

İlk adımı atarken yol arkadaşlarınız çok önemlidir. Eğer iyi bir ekibiniz veya iyi bir partneriniz yoksa siz ilerleyemezsiniz. Yarı yolda büyük bir travmatik sonla, hazin yaşamların içerisinde olursunuz. İş hayatında ekibiniz iyi olacak. Taşları çok iyi oturtmalısınız. Yoksa hiç biri sağlam temellere oturmaz. Burada bile ilk taş önemlidir. İlk taşı yanlış koyarsan bina da yıkıntılar arasında kalır ve sonun olur. Üstüne yıkılır.

Ekibinizle veya yol arkadaşlarınızla birlik olmaz, ekip havasında hareket etmez ve aynı duygu ve düşünceyle hareket etmezseniz siz zaten başarılı olamazsınız.

İçinizden biri sizden ayrı bir hesap içerisinde olursa bile, hiçbir yolunuz ve o yola atacağınız ilk adımınız büyük olmaz.

Karakterli ve nitelikli insanlarla birlikte hareket etmelisiniz.  İş hayatınızda, sosyal çevrenizde karakterli ve cesaretli insanlar yanınızda olursa yolculuklarınızda keyif verir. Tercihlerimizi doğru yapamazsak birer kâbus gibi dolanırız hayatta.

Harekete geçmeden önce gideceğimiz yolu bilmemiz ve o yolda gideceğimiz insanları iyi tanımalıyız. Tanıdıktan sonra en küçük detayına kadar karşılaşılacak her şeyi ama her şeyi düşünmeliyiz. İnanmalıyız. En önemlisi de çıkacağımız yolculuğu ve yol arkadaşlarımızı sevmeliyiz. Onların sizi sevmesini sağlamalıyız. Bunları yaparsak ilk adımız da sağlam ve karalı olur. Arkamıza bakmayız arkamızdan baktırırız ancak.

Eğer yapamazsak anamın da söylediği gibi “ekmeğimiz tuzsuz” deyip pişmanlıklarımızı dillendirir, ihanetin içerisinde yaşarız.

PETROL OFİSİ SEN NELERE KADİRSİN

OVM AKARYAKIT

Bazen gününüz birbirini tutmaz, her gün aynı olacak diye bir kural yok. O günde böyle bir gündü. Nasıl mı? O gün hiç olmadık kadar stresli ve bir o kadar da gergindim. Çünkü eşimin sancısı tutmuş, acil hastaneye yetişmesi lazımdı. Telefondaki arkadaş ısrarla bir şeyler soruyor. Evet- hayır oynar gibi cevaplar verip telefonu biran evvel kapatmak istedim. Direksiyonu o kadar sıkı tutmuşum ki ellerimle direksiyon kaynaşmış gibiydi, damla damla ter akıyordu. “Evet, beyefendi, tabi olur…” gibi cümleler kuruyordum. Amacım bir an önce yetişmek. Amaç zaten hep bir yerlere yetişmek değil midir? Konusu, amacı, sonucu ne olursa olsun hep bir koşuşturmaca ve yetişmek arzusu içimizde dalgalanmıyor mu?

Telefonu kapattım. Bu sefer şirkettekiler arıyor. “Petrol Ofisi arıyor teklif bekliyorlar.” Dedim ki “Benzin istasyonları ne yapacak yük platformunu, o kesinlikle makaslı istiyordur”. Ama nafile ısrarla benden telefon bekliyorlar. “Tamam” dedim.

Hastaneye aynı anda gelmiştik. Evdekiler oradan, bense bulunduğum yerden gelip aynı anda hastaneye girdik. Telaş içinde herkes. Bende ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aslında bu ikincisi, tecrübeliyim ama yine de erken bir sonuç olduğu içinde telaşlıyım.

Akşam ziyarete geldi arkadaşlar. Konu yine Petrol Ofisiydi. Bir teklif karaladım. Hesapladım. Bunu yarın gönderin dedim. Birkaç gün sonra yine biri aradı. “İhale vardı katıltacak mısınız?”,

“Ya arkadaş bende niye bu kadar ısrar ediyon” diyemedim. “Tamam, gönderiyorum ekibi” dedim. Gittiler ve geldiklerinde “Abi iş çok büyük. İçeri girerken tam 4 saat mülakattan geçtik. İş büyük değil de prosedürler ve teslim için ekibi ikna etmek çok ama çok zor.” Önce bende biraz korktum.

Sonra hemşire çağırdı. Çocuğu görecektim. “Tamam tamam hallederiz” dedim. Arkamdan bir arkadaş “Neyi hallediyorsun abi bu istasyon değil Petrol Ofisinin üretim yeri. Kapıda bir dünya firma iş teslim tutanağını onaylatamadıkları ve işi teslim edemedikleri için orada yatıp kalkıyorlar. Sen neyine güveniyorsun.” Birden hemşireye doğru gitmekten vazgeçtim ve arkadaşa döndüm “ Ben mi?” dedim, ona dönüp. “İşime güveniyorum. Kendime güveniyorum. Bize bir isim ve büyük bir sınav lazım değil mi? Her gün aynı projeleri yapıp aynı sonucu alıyoruz. Biraz ezber bozacağız. Kendi ezberimizi, sektörün ezberini, hayatın ezberini bozacağız. Elemanlarımız ve biz belki ilk defa böylesi bir işi yapacağız. Denenmemişi ve yapılmamışı yapmak bize yakışır.”

Arkadaş hala olumsuzlukları ve riskleri sıralıyordu “Ama siparişte para vermeyecekler ve iş bitmeden ve iş teslim tutanağı imzalanmadan ödeme yapmıyorlar. Onaylansa bile -çok zor tabi ki de- en az dört veya altı ay deneyecekler.”

“Ölür müyüz?” dedim. Şaşkınca bana baktı.

“Abi çocuğun oldu gözün aydın ama bunun sevinciyle konuşuyorsun.”

“O veya bu sebeple böyle konuşuyorum. Tamam, kabul edicem. Sınırlarımızı aşmamamız lazım. Herkesin yaptığı projeyi yapmak ve sorunsuz işleri yapmak marifet değil ki. Biz yıllarca özgürlük ve özgürleşmek dedik. Şimdi bir iş, bir sipariş mi bizi hapsedecek. Her koşulumuz bu işi yapmaya uygun. En azından inanıyoruz yapabileceğimize. Yetmez mi?  Sadece birazcık cesaret lazım. Cesarette bizdeki heyecanda, sevgide var zaten”

Baya bir ajite ettik arkadaşlarla birbirimizi. İşe gittim. Tanju Bey, 120 sayfalık 4 adet sözleşme verdi. İlk 3 veya 5 sayfası teknik şartname diğerleri ise ceza, mahkeme, hak-hukuk gibi yaptırımları anlatan maddeler. İmzaladım. Ve işe başladık.

Baya bir zorlandık. Zorlandığımız konu işle ilgili değildi prosedürlerdi. Onlarda haklıydı, iş kazasına ve tehlikeye meyil vermemek için çok çaba gösteriyorlardı. Hatta yöneticileri son dört yılda üst üste iş güvenliği ödülü almışlardı dünya listelerinde. Çok büyük başarıydı. Amaç başarıyı sürdürmektir. Zaten zor olan 1. olmaktır. Orayı korumak için hep atik, hep yeni, hep güçlü, hep formda olmanız gerekir. Yoksa 2. ve 3. hep ensenizde zaten.

Son aşamaya geldik her şey bitti. Raporları aldık. Evraksal dokümanlara kaldı sıra. Hiçbir şey kabul edilmiyor. Kimse de bir şey söylemiyor. Habire çizim yapıyor, gönderiyoruz. O kadar çok elimizde yazı, doküman, çizim ve bilge oldu ki en sonunda bunları kitap yaptık. Hidrolik Yük Asansörünün Tarihçesi kitabı böyle ortaya çıktı. Allah razı olsun onlardan da bir kitabımız oldu, ardıllarıma bırakabileceğim bir şeyim vardı.

Yine kabul görmedi istenilenler, anlamlandıramadık bir türlü. Geçtim bilgisayarın başına. İçimden geleni yazdım. Daha çok şiirler ve sözlerden ibaret bir yazıydı. Her şeyi ama her şeyi yazdım. Sadece bir şey sordum. Bu işin parasında değilim. Zaten maliyeti fazla bir işti. Her gecikmeden de zarar artı maliyetimiz o kadar fazla ki biz işin ekonomik kısmında değiliz. Verdiğim bir söz vardı. Herkese ama herkese seslendirdiğim bir söz. Biz ezber bozacağız. Gerçekten de size yaptığımız projeler ezber bozdu piyasada. Çalışanlarımız bile bu son teslim tutanağına kadar güvenleri tavan yapmıştı. Sektör bize gıpta ile bakıyor. “Gelin bu çocukları boynu bükük yapmayın. Size istediğiniz kadar deneme süresi veririm. Her şey kuralına uygun zaten. Cezalandıracaksanız beni cezalandırın. O teslim tutanağı ekonomik olarak değil, birçok kişi ve arkadaşın beklentisi olmuş. Muhannete muhtaç etmeyin.” dedim.

Sonraki gün ve günlerde ne arayan ne soran oldu. Artık umudumuz tükenmişti. Makineyi kullandıkları halde deneme süresini kendilerince belirliyorlar” diye düşünüyorduk.

Her gün gibi bir gündü. Yeni işler almış onları takip ediyorduk. Tanju Bey aradı. “Abi sana o kadar dedim saçmalama mailde. Al bak adamlar cevap yazmış. Teslim tutanağı için imza sirkü sahibi gelebilir” diye. Sadece “evet” dedim kapattım telefonu. Tanju Bey kahkahalara boğulmuş gülüyordu.

Olmuştu işte. Güvenimiz yerine geldi. O projeler bizim “Namımızdır”. Ezber bozmuştuk. Dede Korkut masalı gibi rüştümüzü tamamlamış ve bir ismi hak etmiştik. İsmimiz ne olursa olsun herkesin onurunu kurtarmıştık ve gelecekte bir zafer gibi bahsedebilecekleri, gururla anlatabilecekleri bir hikâyeleri vardı.

Boğaziçi Platform ailesinde maddiyat en sondur. En önemli konu ezber bozmak, yeniyi yakalamaktır. Sıradanlaşmamaktır. Biliriz çünkü sıradanlaşmak, çürümenin ilk adımıdır. Yenilenmek için çabalar. Ve radyodan yükselen grubun da dediği gibi “Cesaret. Cesaret. Daha fazla Cesaret…”

 

Tarihe bir not düştük o işten sonra.

Yeter ki inanın…

MARTI JONATHAN MİSAFİRİMDİ

Birden sesler kesildi gibi oldu. Derin bir nefes çektim içime. Genzime dolan iyot kokusu beni bir an bu dünyadan götürdü zannettim. Arkamda yoldan gelen araba seslerini, parkta oynayan ve gülüşen çocuk seslerini duymaz oldum. Gözlerimi kapattım. Kendimi güneşin okşayan sıcaklığına ve denizden yükselen iyot kokusuna bıraktım. Güneşin vurmasıyla nemli toprak ve yeşilliklerde yükselen o kokuya karışınca, gözlerimi açmak istemedim. Saatlerce böyle durabilirdim. Bir an başka bir diyardasınız. Kendinizin içine girmişsiniz ve özlediğinizle, özlediklerinizle karşılaşır olur gibisiniz. Dehlizlerinizdeki karanlık yüzünüze vuran aydınlıkla ışıldıyor sanki. Sonra bir ses geliyor. Ses üzerinizden geçiyor. Martı sesi. Kıyıda kalmış ekmek parçasını almaya çalışıyor. Bir martı daha ardından birkaç martı daha havada süzülüyor ve ekmek veya balık yakalamak için uçuyorlardı. Martıların amacı sadece balık yemek veya karınlarını mı doyurmak acaba diye baktım. Evet, gerçekten sadece içgüdüsel olarak ihtiyaçlarını karşılamak için programlanmışlardı yaşamlarını. Muhteşem bir sessizlik ve görüntüye kitlenmiştim. Her ne kadar ses olsa da ben sessizliği tercih etmiştim veya içinde kaldığım görüntü beni sessizliğe davet ediyordu.

Martılar çoğaldıkça önümde kalan ekmek parçasını almak için bir martı indi. Yavaş yavaş yürüyor, diğer taraftan da tedirginlikle bana bakıyor. Hareketleri o kadar yavaş ki, ne hata yapmak istiyor ne de benim bir hata yapıp ona zarar vermeme fırsat veriyor. Nefesimi tutar gibi yaptım. Hiçbir tepki vermeden yaklaşmasını bekledim. Gittikçe yaklaştı. Hafif çapraz şekilde zıplayarak yaklaştı. Önce gagasıyla salladı ekmeği. Denizde olmayan şeyleri hemen ağızlarına almıyorlar çünkü. Ekmeği salladığında emin oldu herhalde ki komple ağzına aldı. Ekmeği düştü tekrar bir daha alacakken ona seslendim.

“Karnın çok mu acıktı?”

Biraz tedirgin oldu. Ben tekrar ona seslendim. “Dur kaçma, sana biraz daha ekmek veya yiyecek verebilirim” dedim. Beni anlamış gibi bir iki sıçramadan sonra bana doğru bakar şekilde kaldı. Çantamda yiyecek ne varsa çıkardım. Onu da korkutmak istemediğim için biraz uzağa bıraktım. Gelip onları birkaç dakika sonra yedi. Tekrar seslendim;

“Eğer kaçmazsan sana birkaç şey sormak isterim.”

Başını kaldırdı ve bana baktı. Artık beni anladığına inanmaya başladım. Diğer martılarda geldi. Kalabalıklaşmaya başladı. “Onlara yetecek kadar çok şeyim var mı acaba?” diye baktım çantama. Hemen yandaki simitçiden baya bir simit aldım. Getirdim önlerine yakın bir yere bıraktım.

“Bir kitap okumuştum, Martı diye. Orada sizden çok iyi bahsediyorlardı. Tabi sen okudun mu demeyeceğim ama birkaç soru sorabilir miyim?” dedim. Biraz uzaklaştı. Çevresine baktı. Kanatlarını açıp parmaklarının üstüne, sanki parmak uçlarına basar gibi yapıp kanat çırptı. Biraz toz ve tüy havalandı. Yavaş yavaş yürüdü ve biraz daha yaklaştı bana. Artık aramızda bir bağ kurulduğuna inanacak gibi oldum.

“Bir martının Kurultaya karşı yanıt hakkı kesinlikle yok mu?”

Diye sordum.

“Ama kardeşlerim!” Diye haykırdı. “Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak!” diye bağırdı. Diğerleri onu dinliyordu. Devam etti; “Bir martının yaşamını o denli kısaltan nedenlerin, sıkıntı, korku ve öfke olduğunu keşfetti ve bunları zihninden sildiğinde uzun, güzel bir yaşam sürdürür.”

Artık beni dinlemiyordu. Yaklaştı bana ve gözlerini açıp haykırdı.

“Sana birkaç söz söyleyeyim?”

“Nasıl yani?”

Dedim, titreyerek. Konuşuyordu çünkü.

“Bir martının kitabını okuyorsun ve onun sözlerinden etkileniyorsun fakat bir martı konuşunca mı şaşırıyor ve korkuyorsun?”

“Şey… Şey” diyebildim şaşkınca kekeleyerek sadece.

Sıralamaya başladı. Diğerlerine dönerek. En başından başladı. Tecrübelerini ve yaşadıklarını anlattı. Herkes pür dikkat onu dinliyordu.

“Neden bu kadar azız? Garip! Benim geldiğim yerlerde… Binlerce ve binlerce martı yaşardı, biliyorum” diyerek başını salladı Sullivan. “Sana verebileceğim tek yanıt, senin ancak milyonda bir rastlanan bir martı olduğun. Çoğumuz öylesine yavaş geliştik ki. Dünyayı değiştirdiğimizde, vardığımız yer hemen hemen aynısıydı terk ettiğimizin, nereden geldiğimizi hemen unutarak ve geleceğe aldırmayarak günübirlik yaşadık. Karın doyurmanın, didişmenin sürü içinde iktidar hırsının ötesinde değerler olduğunun bilincine varmak için kaç yaşamdan geçtik dersin? Binlerce Jon, on binlerce! Sonra da yetkinlik denen şeyin varlığını öğrenmek için yüz yaşam ve ona ulaşmak için bir yüz yaşam daha. Şimdi aynı kural bizim için yine geçerli elbette: Gelecekteki dünyamızı burada öğrendiklerimizle kuran. Bir şey öğrenmedik mi, geleceğimiz şimdikinin eşi olur. Hep aynı sınırlamalar, üstesinden gelmemiz gereken kurşun gibi ağır bir tekdüzelik… Hep aynısı.”

“İyi ama bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?”

“Hayır Jonathan, öyle bir yer yok. Cennet ne bir zamandır, ne de bir mekân. Cennet yetkinliğin ta kendisidir.” Sustu bir an.

“Sen çok hızlı bir uçucusun, değil mi?”

“Ben… Ben hızı severim”, dedi Jonathan. Vasisinin fark etmiş olmasına hem şaşırmış, hem de onur duymuştu bundan. “Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır

tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim.” Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekân ya da zaman değildir, anlamsızdır mekân ve zaman.”

Sır, gerçek özünün, henüz söylenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekânın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Eğer dostluğumuz zaman ve mekân gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekânı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekânı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?

Onlara karşı sert olma Martı Fletcher. Seni dışlamakla onlar yalnızca kendilerini yıprattılar ve bunu bir gün anlayacaklar. Bir gün gelecek, onlar da senin gözünle görecekler. Bağışla onları ve anlamalarına yardımcı ol.

“Gerçekte her birimiz, Yüce Martı düşüncesinin, sınırsız özgürlüğün ta kendisiyiz. Uçuş yetkinliği, özümüzü dile getirmeye doğru bir adımdır. Bizi sınırlayan her şeye karşı çıkmalıyız. Yüksek hız denemeleri, yavaş uçuşlar, hava akrobasisi, bunların tümünün amacı sınırları yıkmaktadır.” Jonathan akşamları kumsalda böyle eğitiyordu öğrencilerini.

Sürü Yasası der ki, dışlanmış olan asla geri dönmez ve on bin yıldır bir kez olsun bozulmamıştı bu yasa. Yasa, gitmeyin, kalın diye buyuruyor, Jonathan gidin diyordu ve şimdiden bir mil uzaklaşmıştı bile. Daha uzun süre bekleyecek olurlarsa, düşman bir sürüyle tek başına karşılaşacaktı. “Eh, sürünün bir parçası olmadığımıza göre, yasaya uymak zorunda değiliz, ne dersiniz?” Fletcher’in sesi kaygılıydı. “Ayrıca bir kavga verilecekse, orada, burada olduğumuzdan daha fazla işe yararız.”

Çok yalın şeylerden söz ediyordu Jonathan: “Uçmak bir martının doğal hakkıdır, özgürlük varlığının özündedir. İster boş inançlar ve gelenekler, isterse sınırlamanın herhangi bir biçimi, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atılmalıdır.” “Kaldırıp atılmalı mıdır?” diye bir ses yükseldi kalabalıktan. “Bu sürü yasası olsa bile mi?” “Tek gerçek yasa, özgürlüğe gidendir. Başka yasa yoktur.”

“Az önce seni linç etmeye kalkışan bu ayaktakımı kuşları sevmeyi nasıl becerebildiğini anlamıyorum.” “Yok, Fletch, o değil sevdiğim! Kin ve kötülüğü sevmezsin elbet. Ama gerçek martıyı, her birinin içindeki iyi yanı görebilmelerine yardımcı olmalısın. Sevgiden benim anladığım budur. Üstelik bir kez tadına vardın mı, vaz geçemezsin bu işten, düşünmüyor musun?” Öfke dolu genç bir martı hatırlıyorum örneğin. Adı Martı Fletcher Lynd. Henüz dışlanmıştı ve Sürüye karşı bir ölüm kalım savaşına girmeye hazırlanıyordu, Uzak Kayaları kendi cehennemi edecekti az daha. Ve işte bugün burada kendi cennetini inşa ediyor. Üstelik tüm sürüyü de buna yönlendiriyor.”

“Sevgili Fletch! Gözlerinle gördüklerine inanma. Dış görünüştür onlar yalnızca, sınırlıdır. Kavrayışınla bak, öğrendiklerinin bilincine var ve böylece uçmanın yolunu bulacaksın.”

 

Ben şaşkınca ona bakıyordum. “Şimdi şaşkınlığını bırak da bize bak. Biz yemek için uçmuyoruz. Özgürlük için uçuyoruz. Özgürleştiğimizde cennete gideceğiz. Ama şimdi bilge martının da dediği gibi cennet bir sınırdır. Mükemmelliğe ulaşırsak orası da cennet olur.”

Ben “yok artık” dedim. “Bunu siz mi? Söylüyorsunuz.” “Evet” der gibi bana baktı. Aslında söylemleri sert değildi. Haklı olduğu yerde haklılığını dışa vurmak için kararlı ifadeler kullanıyordu. Yoksa yüzünde hep bir sevecenlik ve mutluluk vardı. Çevresi ona çok değer veriyordu.

“Sınırlar yaşamlarına koyup amacınızı iyi belirlemezseniz siz hep sınırlar içinde kalan ve araç olanı amacı yapıp amacını yaşamayan eksik hayatlar olarak kalacaksınız” diye son sözünü söyledi ve uçmaya başladı.

“Hey iyi insan, yemek için teşekkürler. Bizim daha çok uçmamız gerekiyor. Unutma yükseğe uçan uzağı görür”

“Hoşça kal..”

Zil çaldı. Elimde kitap koltukta uyumuşum. Çocuklar gelmişti, düşen kitabı kaldırdı kızım. “Aa baba Martı kitabını mı okuyorsun. Bayılıyorum ona. Martı Jonathan Livingston. “

“Evet, okurken uyuya kalmışım. Az kalsın onları çıkarken görmediniz mi diyecektim.” Gülümsedim.

“Çay içen var mı?” dedim, camdan dışarı bakarken. Uçan martılar vardı. Acaba hangisi Jonathon’du? Diye uzun uzun baktım.

GENÇLER EMİN ELLERDE

Eğitim öğretim sezonu başladı. Biraz geç bir başlık attık. Okullar açılalı yaklaşık bir ay oldu. Hep aklımıza geldi fakat koşuşturmalardan bir türlü yazma şansımız olmadı. Sebep sadece bu değildi. Mesela konunun düşüncemizde oluşması için bir pratikle karşılaşmadık.

Meslek liselerinin zorunlu stajları vardır. Öğrenciler teoride öğrendiklerini, pratikte uygulamalı öğrenmeleri için staj zorunlulukları vardır. Kendi branşlarında, okulların belirlediği iş yerlerinde zorunlu stajlarını yapmakla mükelleflerdir. Haliyle bizim de firmamıza okulların yönlendirdiği öğrenciler olmaktadır. Aslında platform sektörü derneği ile Haydarpaşa Meslek Lisesi’nin bu yönlü programları ve projeleri son yıllarda iyi bir şekilde devam etmektedir. Çağımızın ve haliyle sektörümüzün en büyük sorunu mevcut kadrolarla yetinmek ve yeni kadrolar yetiştirememektir. Hızla her şeyin değişim-dönüşüm ve beraberinde büyüme gösterdiği ortamda eldekilerle bir yere kadar yol alabilirsiniz. Teknolojik gelişmelerden tutun da var olan kadroların emekliliği, başka meslek tercihleri, “iyi bir maaş teklifi almak” veya zorunlu ikamet değişiklikleri gibi gerekçelerle kadrolarda bir azalma veya büyüyen firma sayısına cevap olamamak, sayısal olarak yeterli gelememek gibi durumlar gözümüzün önünde koca bir dağ gibi sorun olarak durmaktadır.

Platformder ve Haydarpaşa Meslek Lisesi gibi değerli kurumlar ihtiyaçlar dâhilinde bu sorunu gündemlerine aldılar ve konunun çözümü için acil eylem planı çıkardılar. Seminerler, toplantılar, bireysel görüşmeler, fuarlar ve benzeri pratiklerle hızlı adımlarla, konuya müdahil oldular. Aslında çok sevindirici ve moral verici çalışmalardır. Dernek ve akademik kurum el ele verip sorunları çözmeye çalışmaktadır. Bizim gibi firmalar ve sektörler için iyi bir fırsattır.

Bizim bu konuda taleplerimizi derneğe bildirmemiz gerekir. Dernekte sağ olsun çok ilgilidirler. Hemen Liseye bilgi verip gerekli personel desteğini sağlamaktadır. Şimdi diyenleriniz vardır “stajyerle bu iş olmaz”. Kesinlikle haklı olduğunuz yanları vardır. Fakat düşünün bir tarlayı. Koca bir tarlanız var. Bakımsız, ürününüz gittikçe kalitesizleşmeye başlamış. Sulamıyor, gübrelemiyor ve teknolojik üretim aletleriyle tarlanıza müdahale etmiyor güncellikten kopuk üretim yapmaya çalışıyorsunuz. Bir zaman sonra o mahsulü de alamayacaksınız. Masraflarınız artıkça üretimiz azalacak ve virane bir hal almaya başlayacak tarlanız. Sektörümüz de bir tarla misalidir. Her türlü makineleri aldık. Yatırımları yaptık. Fakat makineyi kullanacak adam olmayınca, milyon dolarlık parkımızdaki makineler bir hiçtir. Veya makineyi işe gönderdik. Uzun vadeli bir veya bırakın uzun vadeyi her hangi günlük bir iş olsun. Makine çalıştı. Kullanıcı veya makinenin herhangi bir yerinde arıza çıktı. Nitelikli elemanımız yoksa orada o sorunu çözemezsek, yaptığımız makine yatırımı, ödediğimiz nakliye bedeli, operatöre ödediğimiz maaş, genel giderler hepsi cebimizden çıkar. Müşteri bizi hemen şantiyeden çıkarır ve bir daha da bizi tedarikçisi olarak görmez. Nerde kaldı bunun ticari boyutu, kar elde etme mantığı? Külliyen zarar. Bunu stajyer mi çözecek? Şu anlık hayır. Fakat bu çocukları biz alır, uzman ekiplerin yanında öğretici bir sistemle yetiştirmeye çalışsak. İşi ona sevdirsek. Sonra yavaş yavaş montajcılarla, teknik ekiple sahaya çıkarsak, hafifçe omzundan itelesek, biraz sabır göstersek ve emek versek bu çocuklar birer kurtarıcı olurlar sektöre. Hiçbir şey kendiliğinden hemen oluşmuyor maalesef. Zaman gerek, emek gerek, sevgi gerek. Eğer yapamazsak inanın çocuklara değil kendimize yazık ederiz.

Çağımızın vebası değil midir nitelik sorunu? Hangi işyerinde kaç tane eleman var tam anlamıyla işlerini yüz üzerinden yüz veya bırakalım bu skalayı hangisi, ikinci defa söylemeden işini yapıyor. Çok değerli arkadaşlarımız var. Zaten onların yüzü suyu hürmetine iş yapıyoruz. Nitelikleri, tecrübeleri bize destek oluyor. Ya büyük çoğunluk ne durumda?  Bahsettiğimiz sıkıntılar içerisinde. İşi iki kere söylersin, gittiği yerde kendi işlerini halletmek için telefonla konuşur, işe gidiyorum diye özel işleriyle uğraşır, mesai yazmak için akşama kadar kontak açık bekler şantiye önünde sonra akşam gider işe bakar. Genelde altıdan sonra çalışır. Tam işlerin en yoğun olduğu dönemde viziteyle gelir. “Yok efendim bu para beni kurtarmaz”, gibi tehditvari konuşur.

Arkadaşlar, size diyorum. Biz sistemin kölesi miyiz? Biz paramızın kölesi miyiz? Yoksa işimizin mi kölesiyiz. Sistem, makineler, işyerleri bizim inisiyatifimizden çıkıyor. Biz sürüklemiyoruz, sürükleniyoruz. Olmadık adamlara, olmadık tavizlere evet diyoruz. Böyle hayat mı sürer?  Hepimiz ilaç torbalarıyla, doktor randevularıyla dolaşıyoruz. Sağlığımız, aile yaşantımız, işimiz her şeyimiz bozulmaya başlayacak.

Burada kötü eleman demiyoruz. Yetersiz kadrolar, alternatifsiz personel yapılanmalarından bahsediyoruz. Kadrolaşmayı iyi yapacağız. Alternatiflerimiz olacak. Yetiştireceğiz. Kendimiz için, çocuklarımız için, sektör için, muhannete muhtaç olmamak için yetiştireceğiz. Yetiştirmezsek bir köle olmaya devam edeceğiz. İtaat edeceğiz. Kötü niyetli insanlara biat edeceğiz.

Oysa ne zorluklarla ne emeklerle ne mücadelelerle biz bugünlere geldik. Şimdi niteliksiz kadrolar veya işin önüne menfaatlerini koyan art niyetlilere mi meydanı bırakacak ve terki diyar mı edeceğiz. Marks’ın bir lafı vardır “işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” .  Vardır aslında. Günümüzde bu biraz değişti. Evi, arabası, kredi kartı, yaşam standardı vardır. Belki asgari ücretli için değil ama orta sınıf için bunu diyebiliriz. Borsayla en çok ilgilenen orta sınıf mesela (yöneticiler, seolar, formenler, vs…). yetersiz kadrolaşma veya işi önceliğine koymayıp menfaatlerini önde tutan ve “firmayı nasıl sövüşlerim” diyen mantık bize kaybettirir. Kaç firma gördük kadrosuzluktan, niteliksiz elemanlardan, yöneticilerin yanlış stratejilerinden bittiler. Esamisi okunmuyor hiç birinin.

Bu sabah motosikletiyle biri geldi. Selamlaştık. Elinde kâğıtlar… Kendini tanıttı. Hemen ayağa kalktım ve tokalaştım. İlk sözüm “O meşhur Emin hoca siz misiniz?”. Evet, Mehmet Emin Yaman diye bir öğretmen vardır. Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde… Mükemmel bir karakter… Öğrencileri bayılıyor ona. Tüm öğrencilerinde telefonu var. Çekinmeden verir numarasını. Gece- gündüz yanlarındadır çünkü onların. Her sorunuyla ilgilenir. Aileleriyle paylaşmadıkları sorunlarını Emin hocayla çözmeye çalışırlar.

“Puanı tuttuğu için gelen öğrenciler var. Biz onlara küskün diyoruz.” Başladı onlara verdiği destekleri anlatmaya; “Biliyor musunuz bu çocuklarla birebir ilgileniyoruz. En iyi öğretmenleri yanlarına verdik, onlara işlerini, mesleklerini sevdirmek için sürekli firma ziyareti, fuarlar ve makine kullanmak için iş makinecilerine götürüyoruz. Oyun oynuyoruz resmen. Mutlu olsunlar, sevsinler diye. Bu onların mesleği olacak. Bomboş çocuklar yetiştirmek istemiyoruz. Çünkü gerçek hayat ne televizyonda ne de internette. Bir bilezikleri, işleri olsun diye çabalıyoruz.”

Dinlerken gözüm yaşardı. İstese hiç ilgilenmez, akşam oldu mu evine gider. Öğrencilere iş olarak bakar. Ama öyle yapmıyor. Çocuklarım diyor. İşini amacı yapmış. “Aldığım maaşı sonuna kadar hak etmek istiyorum” diyor. Bu sorumlulukta… Oysa yukarıda bahsettiğimiz nitelikli kadro Emin Hoca değil midir? Mesai saati içinde değil gece gündüz koşturuyor. Yeter ki çocukların bir amacı ve sevdikleri bir işi olsun diye çabalıyor.

Sıra bizde arkadaşlar. Emin hocaları destekleyeceğiz. Ve Haydarpaşa meslek lisesi veya her hangi yakınımızda liselerden stajyer öğrenciler alıp birlikte hem kendimize, hem onlara güzel günler görmek için çabalayacağız.

Nicelik değil Nitelik kazandıracak dünyaya…

GÜNSAN IŞIK SAÇIYOR

Günsan elektrik, namı diğer Shcinder elektrik ışık saçıyor. Elektrik sektörünün duayeni olarak gösterilen firma imalatını profesyonel taşıma sistemiyle dizayn etti. Samandıra’daki imalatında daha önce kullanılan ve her yerde kabul görmeyen, firmanın İSG’si tarafından kabul görmeyen Halatlı sistem caraskalın yerine hidrolik Yük Platformu kuruldu. İmalatçısı ve kurulum firması Boğaziçi Platform olan yük platformu eksiksiz ve çalışır vaziyette görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor.

Günsan elektrik firması web sitesinde hakkımızda yazısında yazdığı gibi bir firmadır.

  • Günsan Ailesi mütevazidir.
  • Günsan Ailesi samimidir.
  • Günsan’da herkes ailenin bir parçasıdır.
  • Günsan ailesi hem atik hem de istikrarlıdır.
  • Günsan ailesi gelenekseldir.

Firmaya girdiğinizde zaten sizi karşılayan bu üste yazdıklarımızdır. İşlerinde çok profesyonel ve samimidirler. Samimiyetlerinin içerisinde yaptığınız iş zor olsa bile size tedirginlik yaratacak bir agresiflikte değildir.

Firmaların yaptıkları iş ne olursa olsun söylemleriyle, pratikleri aynı olmalıdır. Biz bunu sonuna kadar yaşadık. Ve işleri o kadar rast gitti ki her şey bir biri ardına sıralı bir şeklide vakit kaybettirmeden ve risk teşkil etmeden tamamlandı. Firmanın da ısrarla üstünde durduğu buydu. İlk görüşmeye, İSG uzmanının katılması ve tamamen iş güvenliği üzerinde notlar aldırması ve taleplerini sıralaması firmanın neye dikkat ettiğini apaçık gösterdi.

İnsan değeri hiçbir şeyle ölçülemez. İnsana verdiğiniz değer de bulunduğu yere göre farklılıklar gösterse de özünde koruyu ve kollayıcı tedbirlerle olmaktadır. Çalışanlarınıza verdiğiniz önem, işlerinizin aksamaması ve tehlikeden uzak durmak için alınan tedbirler değildir. Bunlar belki etkileyici durumlardır. Fakat belirleyici olan çalışanın en küçük bir tehdit ve tehlikeyle karşılaşmamasıdır.

İş kazalarının bu kadar yoğun olduğu bir ortamda, böylesi hamleler bizi gerçekten umutlandırıyor ve cesaretlendiriyor.

İş yerlerimiz genel bir tarifle “bizim ekmek kapılarımızdır”. Ekmek yediğimiz yerde boğazımıza bir şey düğümlenmemelidir. Sindirmemiz kolay olmalıdır. Moralimiz yüksek olmalıdır. Karşılıklı bağıntılar yasası vardır felsefe de. Her şey bir biriyle bağıntılıdır. İş verimi, karlılığı getirir. Siz verim için elinizden gelen her şeyi düzenli yapar ve sağlıklı bir ortam yaratırsanız işlerinizde sekteye uğramadan hallolur ve varlık gerekçeniz “kazanç” size kat be kat dönüş yapar.

Herkesi eşit görmek ve aile kavramı içerisinde görmek istiyorsak ayrımcılık değil, birleştirici olmalıyız. Hatta hak edene hak ettiğini fazlasıyla verip pozitif ayrımcılık yapmak gerek.

Atalarımızın bir sözü “ekmeği ekmekçiye yaptır, bir tane de fazla ver”  der. İşi uzmanına bırakmalıyız. “İş bilenin kılıç kuşananındır” sözü gibi olmalıdır. Atasözü dersi gibi oldu. Fakat gerçekleri hangi tabir ve eylem açıklıyorsa onunla anlatmalıyız.

Günsan Elektrik, bizden aldığı çift pistonlu yük platformu ile bünyesinde geliştirdiği bağları daha da bir pekiştirmektedir.

“Önce insan” diyorsak, insanca yaşam koşulları oluşturmamız kaçınılmaz bir görevdir.

Günsan Elektrik’de bunu çok net görebilirsiniz.

GENMED HİKÂYESİNİ YAZDI

Genç yatırımcıları hep takdir etmişizdir. Girişkenler, gözleri karadır, cesaretli ve gençliklerinden dolayı enerjik, güncelliği takip ettikleri içinde “çağın içindeler”. Klasik sistemleri sevmezler. Akademik, teorik birikimlerini tecrübelerle birleştirip çığır açacak bir enerjiye ulaşabilirler. Öncelikleri ve sorumluluklarını da somut koşulların, somut tahlilini yaparak gerçekleştirirler.

Bulmakta zorlandığımız bir adreste -üç kere önlerinden geçtiğimiz halde bulamadık- buluştuk. Nihayet oturduk ve konuyu dinledik. Bizim sektörde hikâye çok önemlidir. Müşterinin ve satıcının istekleriyle ilgili- yük platformu- ihtiyaçlarını ve ne beklediklerini anlatabilmesi ve dillendirmesi çok önemlidir. Aslında masalcıyız biz. Hem iyi bir dinleyici hem de iyi bir anlatıcı olmaya çalışıyoruz.

Hikâyemiz belliydi bizim için renkleri, sevk adresleri farklı da olsa içerikleri ve teknik özellikleri ile kahramanlarımız aynıydı. Kahramanımızın yük taşıyacak ve çevreye de zarar vermeyecek, ev sahibini-müşteriyi- üzmeyecek, tedarikçiyi de yormayacak cinsten olması isteniyordu.  Hikâyedeki karakterler, giriş – gelişme – sonuç belirlendi. Aslında hikâyeyi yazmak değil de iyi hikâye anlatmak önemlidir. Hikâyenin kahramanını gür ve yüksek sesle belirtmek ve dinleyiciyi hikâyeye sokman gerekir. Eğer bir bütünlük ve gerçeklik içinde değilsen ve hikâyeyi önce sen yaşamadan anlatırsan düz bir yazı olur. Sıradan bir yazı… Oysa hikâye yazmak kolay mı sanki. Emek verilmiştir. Kafa patlatılmıştır. Düşünülmüş, duygular katılmış, yoğrulmuş bir eser, bir yazınsal anlar ve dizelere sıralanmış yaşamlar konulmuştur. Kalk bunu sen hiçbir duygu hiçbir figür geliştirmeden dümdüz oku. Sonra. Sonrası koca bir Hiç…

Hikâyeyi yaşamadan, hikâyeyi yazamazsın. Ve anlatamazsın. Pür dikkat seyretmeli dinleyici seni. Ezbere bildiği söz bile o an ona farklı gelmeli. Soluksuz dinlemeli yani. En küçük tepkinde savrulmalı, en küçük mimiğinde gülmeli. Yoksa hikâyeye de yazık edersin, hikâye anlatmak için harcadığın kendine de yazık edersin. Sadece yayılıp dinleyen ve devamlı saate bakıp -ne zaman bitecek diye bekleyen- oradan da boynunu yarım daire şeklinde çeviren ve omuzunun kireçlenmemesi için egzersiz yapan kalabalıkla karşılaşırsın. Bırak ayağa kalkıp seni tebrik etmelerini, alkışlamazlar bile bir daha da seni anmak istemezler.

Biz de, Genmed de hikâyesini anlattı. Sonra yaşamsallık, duygudaşlık kattık. İkimizde gerçekten iyi çalışmıştık. Emeksiz ne var ki sanki… “acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” sözü gibi emekten geçmeyen de değerli olmuyor. Sıradanlaşanları bilmeyiz. Yaşadığın veya varlığında her günün farklı geçse de akılda kalan eylemselliğin yoksa tüm günler birbirini takip eden günlerden farksızdır.

Genç dinamik, yatırımcı diye bahsettik arkadaşlardan. Aslında yatırımcı değillerdir. Çünkü yatırımcının elinde sermayesi olur ve yatırım yapsar. Esas olan çok kazanacağı kârlı işlere yatırır sermayesini. Yatırım yaptığı sektöre bakmaz, kârını düşünür. Oysa Genmed şirket sahipleri, bildiğiniz emekçi, alın teri dökmüş, mücadeleyle bu günlere gelmiş ve sermayelerini keyfiyete, fuzuliye, müsrifliğe değil, işlerine yatırmışlar. Kısa bir sürede hayranlık derecesinde işlere imza atmışlar ve fabrikalarını kurmuşlar. İlk buluştuğumuz adresten sonra hikâyelerini yazmışlardı ve bize anlattılar. Şimdi hikâyelerini yaşıyorlar ve başarılara imza atmaya devam edecekler.

Amacın varsa, yol haritan ve stratejin de vardır. Eğer stratejin sonuç yaratmıyorsa ve yanlışta ısrar ediyorsan bil ki sen kaybetmeye mahkûmsun.  Burada belirleyici olan hikâyeni iyi kavrayacaksın. İyiliğin içine; çaba, alın teri, emek girerse bekleyin görün ki siz başarının istikametine girmişsinizdir. Sizi hiçbir şey yolunuzdan alıkoymaz, sadece engellemeye çalışırlar. Amacımızdan saptıramazlar, sevdanızdan alıkoyamazlar sizi.

Ve tarihte bilir ki; sevdası büyük olanın yüreği de büyüktür.

Bugün formumdayım gerçekten…

BEŞGEN ASANSÖR DÖRT KÖŞE

SATIŞIN KİTABINI YAZAN ÇOCUK…

Asansör sektöründe iddialı işler yapan firmalar Boğaziçi Platform ’la ortak bir payda da buluşuyor. Her türlü imalat ve montaj anlamında kaliteli işçilik ve profesyonel malzemeleri, üstün çözünürlüğü ve görselliği olan mühendisleriyle projelere uygun imalatlar yapmaktadır.

Aylardan Nisan, hava baharı andırıyor. Sıcaklar mevsimin tüm olması gereken hava durumuna inat güneşin baskınlığında. Belirtilen adrese geldiğimizde bizi karşılayan arkadaşlarla yeni yapılmış bir odaya geçtik. Sırayla insanlar ve beraberinde getirdikleri unvanlarla karşımıza geçip oturdular. Kendimizi mülakatta gibi hissettik. Oysa bizim gidiş amacımız binamızın insan asansörü siparişini vermek ve pazarlık yapmaktı. Her şey çok sakin ve gözler hep dikkatli şekilde odada geziniyordu. Çaylar, kahveler, ikramlar hava da uçuşuyordu. Hele masanın yanındaki lokumlar ve kuruyemişler her sohbette avuçladığımız yemişlerdi. Hatta baya abartmış olmuş olmalıyız ki yenileri takviye yapılınca ben kendimi biraz geri çektim. Israrla beni teşvik edip “lütfen” diye ısrar ettiler ve biz ikramları bir bir sohbete katık olsun diye yemeyi sürdürdük.

Konuya girildi. Derdimizi anlattık. Uygun bir çözüm yolu arıyorduk. Malum hastalık “asansörü yapan firma kaçmıştı”, işi bitirmeden kayıplara karışmıştı. Pazarlık devam ederken ben “siz burada bir şeyler yapın bende size imalatımla ilgili bir siparişte iyi bir şey yaparım” dedim. “Ne yapacan ki abi sanki %30 indirim mi yapacan” dedi köşede oturan biri. Bense kendimden emin şekilde “tamam şimdi kıvama geldiler pazarlık güzel geçecek” diye düşünüp kıs kıs içten içe gülüyordum. “Yaparım tabi” dedim.

Birden biri dışarı çıktı, kâğıtlarla içeri girdi. Bizim antetli kağıtlar elinde, şaşırdım. Nedir diye daha sormadan “abi geçen ay aldığımız iş onaylandı. Bize %30 indirimi yapar mısın” deyince, lokumun tozundan mı, leblebinin parçacığından mı nedir bilmem, birden öksürmeye başladım. Ortalık kahkahalarla dolmaya başladı. Ben “erkekliğe” laf getirmemek için ısmarlama gülüyordum. Bittiğimin resmiydi. İstediğim sipariş için hemen en dip fiyatı verdiler ve benden de oran olarak baya bir indirim aldılar. Ava giderken avlanmıştık.

Sonra kahkahalar tekrar yükseldi, imzaları attığımızda. “Abi nasılsın” diye sordu Gökhan. Bizi tanıştıran da oydu. Titrek bir sesle “iyiyim” dedim.  Nasıl iyi olabilirdim bu kadar büyük işi bu paraya yapmaya. Ayrıca barter yapacaktık. Külliyen zarar.

Ofise geldim ve düşünmeye başlamıştım. Yılmaz Erdoğan’ın Organize İşler filmi aklıma geldi, ne hikmetse. Biraz daha düşündüm ve aklımda yine o film. Aradım Gökhan’ı. Hal hatır. Sonra konuya girdim. “Abi” dedi gülerek. “Senin geleceğini bekliyorduk ve siparişin onaylanmasıyla aynı zamanda seni çağırdık.  Konuştukça film şeridi gibi geçti o bekleme yerindeki dizayn, oturma şekilleri, diyaloglar…

Neyse bir kurgunun içine düştüm. Yapacak bir şey yok. Bak ne güzel bir anı olmuş. Biraz pahalı oldu ama hala aklımda önemli bir kesittir.

Gökhan Ünal, firmanın satış ve pazarlama sorumlusu. İlginç bir hayat hikâyesi var. İzmir’den İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için zor şartlar içerisinde gelir. Burada tutunmak ister. Hayli de kiloludur. “Yeni yaşam yenilerle olur” demiş kendisine. İş bulmuş bir yerde. Depocu olarak. Yol bilmez iz bilmez İstanbul’da. Hemen başlamış işe. Akşam bir an önce evine gitmek çocuklarıyla bir araya gelmek ve bu “gurbet elde” onları, kolları kanatları altına almak ister. Gel zaman git zaman işe hâkim olur ve gittikçe de alışır ortama. Diyalogları, üslubu, kıvrak zekâsı çabuk fark edilir. Patronu bir gün çağırır odasına. “Bundan sonra satışçısın” der. Anlamamıştır ne demek istediğini, “efendim”. “Satışçısın oğlum” diye yineler patronu. Fark etmiştir onu. Diyaloğunun güçlülüğünü ve ikna kabiliyetini görmüştür. En zor işleri nasıl çevirdiğini ve işten kaçmadığını, bir kere bile vizite izni almadığını görünce aradığı kanın bu olduğuna kanaat getirmiştir. Gökhan artık satış için sahada.  Onun hayatının dönüm noktası o karar neticesinde, Gökhan Ünal’ın artık kolunda “bir bileziği vardır”. Kimseyi mahcup etmemek için gerek araçla gerekse otobüslerle yağmur, çamur demeden işini yapmaya çalışır. Firma onla beraber “şaha kalkar”. O artık Firmayla özdeşleşmiştir. Son yılların en fazla asansör satışı yapan adamı diyebiliriz. Yeter ki bir ışık görsün koşup kollayıp o işi bitirir.

“Kilolu demiştim”. “Yeni yaşam yeni şeylerle olur” –onun lafıdır- dedi ve şuan ki kilosu kadar bir ağırlığı bertaraf edip normal bir kiloya ulaştı. Böyle de azimli ve hayata tutunmayı bilen, yaşamı seven, iyi bir insandır.

Zaten bizi de punduna getirip “ava giderken avlayan”  o değil miydi?

Yolun açık olsun ”satışın kitabını yazan çocuk”.