MARADONA GOL ATARKEN

SERBEST YAZI

Bugün günlerden cumartesi. Hava günlük güneşlik. Bazen bulutlar şakalaşıyor güneşle, etrafını sarıyorlar. Karanlık oluyor gökyüzü. Zannedersiniz akşam olmuş. Otobanda bir yere yetişmeye çalışan arabalar ve arada bir siren sesleri geliyor. Eskiden oturduğumuz semt çok sakinken ve renkli televizyonlar komşularda olduğunda cumartesi akşamları sekize kadar açık ekranlarda filmler vardı. Yabancı filmler. Seyrederken hep siren sesi duyulurdu arka fonda. Ne çok olay oluyor diye geçerdi aklımda. Sonra şehirlerimiz, semtlerimiz büyüdü peş peşe filmlerdeki sesleri bizde yadırgamaz olduk. Bir ambulans sesi tedirgin eder beni. Hele ki mahalleye gelmişse. İçimi bir hüzün kaplar. Meraklanırım da acep kimdir feryat figan yetiştirilmeye çalışılan.

Maradona ismini dokuz on yaşlarında duymuştum. Tabi yine komşunun evinde dünya kupası maçı izlerken. Herkes onu konuşuyordu. Bir de Erol abiden duydum. Erol abi denizciydi, hep seyahatlerdeydi. Yazları gelirdi. Geldiğinde bize çift kale maç yaptırırdı. Çok heyecanlanırdık. İlk gazozuna topu da o zaman oynamıştım. Hani derler ya “biz eskiden gazozuna top oynardık. Nerede şimdi?” aslında gazoz da lükstü bizim mahallede. Ama gazoz kapağımız çok vardı. İçmesek de İmam amcanın bakkalı önünde bekler gazoz kapağı toplardık. Bazılarımız ise mahallenin dışına çıkardı gazoz kapağı bulmak için. Maradona gol atarken biz çok ama çok mutlu olurduk, lastik ayakkabılarımızla top oynarken.

Uğur’u çok severdik mahallece. Onun gelişini dört gözle beklerdik. Çengelde otururdu. Cumartesileri gelirdi. Zayıf cılız bir çocuktu. Babası ona meşin top almıştı. Gerçi her şey alıyordu ona. Tüm çocuklar onunla arkadaşlık yapmak isterdik. Kontra bisikleti bile vardı.  Bizim ise hep plastik topumuz olurdu o da çabuk patlardı. Meşin topa ilk vurduğumda çok ağır gelmişti bana. Hatta bu ne böyle demiştik. Olsun. Şimdiki caminin orada, annesi tabakla kale arkasında Uğur’ a yemek yedirmek için beklediği günlerde biz maçtan çok o topa vurmak için koşardık. Sonra karanlık olurdu. Beşte devre onda biter. Bir türlü bitmezdi o maç. Karanlık engellerdi. Arada bir geçen arabaların farları belirtirdi kale taşlarını. Direkler yoktu mahallemizde. Bazen itiraz ederdik gole, üsten geçti diye. Hem de hiçbir belirti olmadan nasıl varırdık o karara.

Boyacı sandığını ilk gördüğümde içimde bir hüzün vardı. Çocukluğumdan ayrılma zamanı gelmişti. İtiraz da edemiyordum. Oysa mahallemize çok şey gelmezken her şeyi canı gönülden kabullenen biz, nasıl olur da sevinemezdik bu boyacı sandığına. Yaşım on ve çocukluğum şimdiki hatırladığım anılarımda kaldı.

Okullar benim için bayram yeriydi. Çok severdik mahallenin çocukları olarak okulu. İş yoktu çünkü oyun vardı. Sadece biraz utanırdık tırnaklarımızda çıkaramadığımız boya lekelerinden dolayı. O yüzden ellerimiz hep ceplerimizdeydi.

Sevmem törenleri mesela. Birde devlet eliyle verilmiş hediyeleri. Öyle şey mi olur herkesin önünde büyük lacivert mont vermek. Hele Cuma günü hayır yapan bir dernek ismimizi anons edip gıda yardımı yapınca çıkmak istemezdim o kürsüye. İnsanın heyecanı kaçıyor. Hiç küçük bir çocuğun gururu olmaz mı be arkadaş. Fakiriz diye duygusuz muyuz yani. Gurumu orada kırdılar benim. Mahcupluğumu orada yapıştırdılar üstüme.  Boyacıyken kimse görmezdi de ama bu alenen ortada. Kaçmak olmazdı. Çocukken unutulmaz derler ya. Ben unutsam da o çocuklar unutmaz. İyi ki de unutmamışım bu anımı.

Evde hasta birini hiç sevmem. Evde biri hasta olunca hep aklıma Kasım ayı ve karanlık soğuk bir gün gelir. Babamı da boyacılık yaptığımız senenin Kasım ayında görmüştüm öyle. Halsizdi. Bakardı size işte öyle. Sesi bazen gelir aklıma. Çok hatırlamıyorum gerisini. Her baba iyidir ama gerçekten çok iyi biriydi. Hep gözlerinin içinde gülümsemeleri ile bakardı. Özleyerek bakardı. Hasretle… Konuşmazdı son dönemlerde, kitap okurdu başındaki hoca. Sabah beşte sala okudular. Çamur içinde Erdal’la baktık herkes ellerini açıp ağlarken. Biz o gün ağlamadık mesela. Erdal acıkmıştı. Ben onun elini sıkıca tutmuştum. Eve girmedik o gün dutlukta oturduk ikimiz karanlık çökene kadar.

Mahallenin fenni sünnetçisi vardı. Siyah çantasıyla dolaşırdı. Sabah yedi de yataktan kalktığımızda “işeyin” demişlerdi. Sonra iğneyi gördük ve ablamın eteğiyle bir hafta dolaştık. Niye mi bu kadar erken ve habersizdik. Çünkü babalar çocukları için yaşarken hep bir şeyler yapmak ister. Ve onların okuduklarını, evliliklerini ve çocuklarını görmese de görebilecekleri en hızlı şekilde yapmak isterler. Şimdi çok iyi anlıyorum o sabahın köründeki babamın telaşını ve heyecanını.

Fenni sünnetçi merhem sürün dememişti. Bilirdi fukaralığı. Hoş bizde margarin haricinde yağda yoktu. Allah’tan komşuda vardı. Bir çay bardağı istemiştik. Sağ olsun o da vermişti.

Öğle yemeklerini ilk stajyerken yedim. Ondan önce hatırlamayız öğlen yemek yendiğini. Çokta önemli değil de anlatayım dedim.

Sakız ağacı vardı mahallenin girişinde. Şimdi bir sitenin duvarının altında kökleriyle duruyor. O ağacı özlemiştim bir keresinde. Ağaç özlenir mi hiç. Kedi, köpek, arkadaş, binme oyuncak… Böyle bir şey özlenir. Ama ben o sakız ağacını özlemiştim. Gurbetteki yıllarımda hep o ağaç gelirdi aklıma. Çünkü o ağacı geçince mahalleye girerdin. Rüzgâr vururdu yaz kış yüzüne. Yaklaştıkça çocuk sesleri gelirdi. Hafif bir rüzgar estiğinde toprak yolda bir toz yükselirdi. Yağmur yağmışsa hele genzinize bir koku dolar alıp götürür sizi. Konumuza dönelim evet sakız ağacı. Orada Erdal’la oynardık hep. Bir gün sıkışmıştı içine. Evet, evet içine. İçi boştu. Yakmışlardı. Bizde içine girer oynar hayal kurardık. Erdal her seferinde çıkamazdı içinden. Önce tedirgin olmuştum sonra alıştıkça gülüşürdük o ağaçtan çıkmaya çalışırken.

Çocuklarıma çok anılarımı anlatmıyorum. Hem çok küçükler hem de onları etkilemek istemiyorum. “Yaşamınızın kadrini bilin” gibi tehditle bir yaşam olmaz. Biz arka mahallenin sobalı evlerinde her şeyden yoksun “büyük” çocuklardık. Kaderimiz değildi, koşullarımız öyleydi. Ama o kadar da mutluyduk. Hem de ne mutlu. Şuanda bir plazanın en üst katında İstanbul’ u seyrederken o günlerin keyfini biraz yaşamak istemem bile her şeyi ortaya koyuyor.

En büyük mutluluğum ise, Maradona gollerini bir bir atarken kendim atarmış gibi hayal kurmaktı.

Bugün günlerden Cumartesi, hava artık bulutlarla güneşin oyun alanı değil pırıl pırıl bir aydınlık içinde. Uzakta tekrar araba sesleri…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir