İş kazaları kader mi?

Güneş tam yüzüne doğru vuruyordu. Gözlerini hafifçe kıstı. Uzaklara baktı. “Biliyor musun” dedi. “neyi” diye sordum. Ben sabahın bu saatlerinde ve güneş tam böyle yüzüme yayıldığında hep çocukluğumu hatırlarım” dedi.

Ve bir yaşlı adamın sözüyle devam etti “çocuklarımız erken büyüyor, on ikisinde yaşamla tanışıyor, on altısında gençliğini yaşama feda ediyor”. Bu söz hep kulaklarımdadır.

Garson geldi birer çay söyledik. Havada denizden gelen yosun kokusu genzimize kadar dolmuştu. Derin bir nefes aldı. Dünyanın en güzel yeri benim için bu boğazdır. Buralardaki huzuru hiçbir yerde bulamıyorum. Hele akşamları daha bir güzel. Ve inan sahil yerlerinde çok kaldım. Hatta Çanakkale’de yıllarca kaldım.

Fakat şu İstanbul’daki boğaz ve akşamları ışıkların boğazı aydınlattığı manzarayı hiçbir yerde görmedim. Denizle ışık bu kadar bir birine yakışıyor. Zaten şairlerin, yazarların çoğunun boğazı bu kadar sevmeleri kesinlikle boşuna değildir.

Biraz daha sohbeti koyulaştırırken birden bana döndü ve “yahu biz buraya sohbete mi geldik” ardından gülmeye başladı. Evet, işimize dönelim.

Son günlerde iş kazaları çoğaldı. Bunlar daha önce yok muydu? Son dönemlerde mi bu kadar ortaya çıktı? Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?

E.A: Maalesef son dönemlerde iş kazaları oldukça fazla duyuluyor. Çünkü artık gizlenecek bir boyutu kalmadı. Avrupa’da 1.sırada, dünyada iş kazalarında 3. sırada olan bir ülkede artık bunlar saklanmayacak boyuta geldiler.

Bu kazalar ne bugün oldu ne dün oldu. Her gün yüzlerce iş kazası oluyor ve onlarca ölümler oluyor. Fakat hep gizlendi. Eksik beyan verildi. Yokmuş gibi bir hava estirildi.

Ölenlerin yakınları veya iş kazasına maruz kalanlar seslerini çok çıkartamadılar. Çünkü ölenlerin çoğu işçi ve yoksul kesim. Bunlar biraz acılarından ve gelecek korkusundan biraz da kazanın olduğu iş yerinin “kan parası” diye verdiği 3-5 kuruşla acılarını gizliyorlar. Parayı veren işveren de zaten bir şartla veriyor parayı “Bak zaten kocan veya oğlun öldü. Yoksulsun da. Bu parayı al şikayetinden vazgeç, biraz rahat et. Yoksa beş kuruş vermem kocan da ölmüş çocukların da ufak, açlıktan ölürsün” diye söylüyor. Yani tedbirsizlikten öldürdüğü yetmiyormuş gibi bir de kalanlarını tehdit ediyor.

Maalesef biz kapitalizmin en vahşi halini yaşıyoruz. Saldırgan, agresif, bencil, karşısındakini yok sayan ve elindeki güçle karşısındakini yok etmeye çalışırken her şeyi mubah görmesi… Böyle bir ortamda haliyle her şey değersizleşiyor.

Basın bu konuda çok taraflı oldu. Her şeyi gizledi. Şimdi artık gizlenmiyor. Çünkü savaşlarda bile bu kadar kayıp verilmemiştir. Soma faciası ortada. 301 kişi öldü. Mecidiyeköy’deki asansör faciası ortada. Artık bunların gizlenecek yanı kalmadı. Her gün ölüm haberleri yayılmaya ve duyulmaya başlandı.

Sizce iş kazalarının bu kadar artmasının sebebi nedir?

E.A: Çok basit. Denetimsizlik. En basitinden biz kendimize bakalım. En fazla kazaların olduğu sektörlerden biriyiz. Fakat bu anlamda en tedbirsiz sektörlerden biriyiz de.

Mesela ülkemizde üretilen makinelerin bir standardı yok. Bir vinç standardından, platform standardından bahsedebiliyor muyuz? Elbette hayır. Bunu yaptıracak bir kurum var mı? Maalesef yok. Yasaların burada bir yaptırımı var mı? O da yok. Böyle bir şey olabilir mi?

Bir sektör var. İnsanların içinde. İnsanlar üstünde ama bununla ilgili bir tarif ve yasa yok. Biz başta yanlış yapıyoruz. Olay böyle denetimsiz süreçlerde devam ederse herkes kendisine göre bir şey yaparsa ve onay alırsa burada suçlu mu arayacağız, suçlular mı?

Biz işin en basit tarafından hep bakıyoruz. Neden? Çünkü günü kurtarma bize öğretilmiş. Zor karşısında çaresiziz. Haksız da değiliz aslında. Çünkü zoru çözmeye çalıştığınızda işler uzuyor, uzuyor. İşin içinden çıkılmaz bir duruma geliyor. Bunun sebebi de çok açık ortada. Çünkü burada bir denetleyici güç veya bu işin resmi tarafındaki yetkili kurumlar ve çalışanları bu olaydan bihaberler. Kendileri bilmiyor. Bu sefer olay yoruma kalıyor. Herkes kendisine göre bir yoruma dönmeye başlıyor. İş makinesi, insan hayatı, yaşam, ticaret hiç yorumlara bırakılır mı? Bunlar somut şeylerdir. Ünlü filozof Heraklitos yüzyıllar önce demiş ki “Aynı nehirde iki kere yüzülmez”. Yaşanmış hatalarda hala ısrar etmek, olabilecekleri hazırlamaktır.

İş makineleri sektöründe bu anlamda bir çaba sezinliyor musunuz?

E.A: Bilemem tabi. Biz çok derinlemesine bu sektöre hakim değiliz. Elbette bu konuda çabası olan vardır. Ama biz duyamadık, göremedik daha.

Burada herkesin konudan veya birbirinden uzak kalmasının en önemli sebebi, kimse birbirinden haber alamıyor. Bunun en büyük etkeni bir araya getirecek birleştirici güç olan dernekler ve STK’lardır. Maalesef bizim sektörde bu gibi kurumlar yok. Tabela örgütlülüğü şeklindeler.

Diğeri de sektörel yayınların aşırı ticarileşmesidir. Sektördeki dergiler ilanlarla, reklamlarla ayakta kaldıkları için genelde sayfalarını ticari kısımlara ayırıyorlar. Dergi yazarları da suya sabuna dokunamıyor. Çünkü ilanı reklamı kaybedecekler. Durum böyle olunca sektör parlak, sele fonlamış kuşe kağıtlarda ışıklı şık resimlerle poz vermiş arkadaşlara kalıyor.

Şöyle bir durum da var. Bazı meslektaşlarımız gerçekten çok birikimli. Analizleri, yorumları çok çok somut. Bakış açılarındaki derinlik takdire şayan bir durumda. Fakat bunlar da pratikte yanılgılar içerisinde. Olumsuzlukları bir bir anlatıyorlar. Sonra iş kazası olmuş makineleri toplayıp tamir edip kiraya veriyorlar. Her şey para olmuş anlayacağınız.

Peki, Boğaziçi Platform bu bahsettiklerinizin neresinde?

E.A: Bir söz vardır “ya çemberin içerisindesin, ya dışında”. Biz çemberin içindeyiz. Kendimizi hiçbir zaman bu çemberin dışında görmedik. Görmeyeceğiz de. Bu çemberde ölen insanlar var, arkasında kalanlar, yoksullar, emekçiler, operatörler ve duyarlı işadamları var. İnsana, yaşama, doğaya saygılı bir duruş var. Bu duruşun kıblesi hak ve halktır. Biz sektörde belki çok büyük ticari hamleler yapmayacağız. Belki şaşalı çıkışlarımız olmayacak fakat sektörde bir eleştiri olacağız. Eksiklikler, yanlışlıklar noktasında sosyal bir sorumluluk görevi üstleneceğiz.

Size biri “bunu yap mı” diyor. Neden böyle bir sorumluluğa giriyorsunuz?

E.A.: Evet, birileri bize bunu yap diyor. Kim onlar; dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar, sakat kalan insanlar bize bunu yap diyor. Çünkü onların sesi çıkmıyor. Onların bir sese ihtiyacı var. Ve biz onların sesine ses olmalıyız.

Sadece çalışan kısım tarafıyla değil, kendimiz için de böylesi bir misyon üstlenmeliyiz. Bu kadar yatırım yapılan ve her bir makine yüzbinlerce dolarken bizim kendimiz için de bunu yapmamız gerekir.

Sorunu ve çözümü çok uzaklarda aramaya gerek yok. Her ikisi de bizde mevcuttur. Biz kendimiz için yapmalıyız. Eleştirileri ve özeleştirilerimizi yapıcı olsun diye kullanmalıyız. Bir araç parkı yüz binlerce dolara mal oluyor. Kolay değil bu. Sektörümüz çok pahalı bir sektör aslında. Böylesi bir sektörde ticari kaygılarımızdan dolayı bile bir gelişim göstermeliyiz. En az zarar veya kaybı nasıl önlemeliyiz soruları içerisinde olmalıyız.

Bakın biz bir gazete çıkarıyoruz. Bizim gibi yeni firmalar böyle bir çalışmaya girmezler. Ürün yelpazemiz çok gelişkin değil. Gazetemiz öyle ticari de değil. Zaten fiyat yazmadık üstüne. Abone köşesi diye bir şey yok. Her neyse, biz bunu niye çıkarıyoruz biliyor musunuz?

Bir ses olmak için. Ticari kaygı gütmeden sektöre nasıl bir cevap veririz. Meslektaşlarımızı bilgilendirebilecek yasal neler var. Sektöre ne katabiliriz? Kaygısı içerisindeyiz. Her şeyi kendi imkanlarımızla karşılıyoruz.

Yaptığımız işten kazancımızın çoğunu buna harcıyoruz. Çünkü her şey para demek değildir. Paradan daha değerli şeyler vardır. Nedir bu? İnsan. İnsansız hiçbir şey olmaz. Bizde insan olarak doğal refleksimizi ortaya koyuyoruz ve sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz.

Toparlayacak olursak geleceği nasıl görüyorsunuz?

E.A.: Bu kadar büyük yatırımcılar varken sektörün geleceğini, kaderinin nasıl olacağını ben tarif edemem. Fakat çok hızlı büyüyen ve hızlı değişen bir sektör. Bir kere kesinlikle önü açık bir sektör. Sadece hızlı büyüdüğünden dolayı handikapları var. Bunları aşması için önce bilince çıkarması gerekiyor. Sonra çözmeye çalışması gerekiyor.

Kadrolara, akademik eğitimlere yönelmesi gerekiyor. Olaya sadece makine yaptık veya ithal ettik, hadi satalım” değil. Olmamalı da zaten. Sattığımız veya imal ettiğimiz her şey burada bir araç. Biz bu aracı sağlıklı satabilmemiz için ürünümüzle bir bütün olan koşulları da sağlıklı bir duruma sokmalıyız.

Parçadan bütüne gitmeliyiz. Parçalar sağlam olmazsa bütün de sağlam olmaz. Ürün imal etmek ve satmak işin en basit tarafı. Fakat diğer nesnel koşulları çözmeden yaptığımız ticaret bize geçici bir karlılık sağlar. Kendimize, emeğimize, çevremize saygımız için sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekiyor bu, bizim elzem bir sorunumuzdur.

Güzel bir röportaj oldu. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

E.A.: Her şeyi konuştuk pek bir şey kalmadı. Fakat şunu söylemeden de noktayı koymak istemiyorum. Bakın, ülkemizde çok ciddi yatırımcılar var. Gerçekten çok iyi temelde bir üretimleri var. Fakat bu firmalar işlerini iyi yapmaya çalışırken de maliyetlerin artmasından dolayı da sıkıntılar çekiyorlar. Destek alabilecekleri hiçbir şey yok. Bir tarafta işini düzgün yapmaya çalışan birileri diğer tarafta günü kurtarmaya çalışan taraf. Nasıl rekabet edecek bu iki taraf? Her şeyin maliyet olduğu bir ortamda ve destek alamayan bir taraf nasıl karşı tarafla mücadele etsin. Üstelik bunları denetleyecek güç de yok. Aslında sorunlara top yekûn bakmakta fayda var. Tabi burada yasal düzenlemeler veya yasal tarifler olmalı. Ve en önemlisi bunun bir denetim mekanizması olmalı. Yoksa bireysel yapılacak çabalarla sadece birey olarak vicdanımızı rahatlatırız fakat sorunu ortadan kaldıramayız.

Yayın hayatınızda başarılar diliyorum. Bana yer verdiğiniz içinde çok teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir