Archives for Özel

KALORİFERİ GÖRDÜM

İnce Memed kitabını okuyanımız vardır. Okumasak da duyanımız vardır. Duyanımız yoksa da şimdi duyuruyorum buradan. Yaşar Kemal’in en iyi eserlerindendir.

“Bu her romancının yaşayamayacağı bir şey, kahramanının artık halktan birisi olması. Ama ben ‘İnce Memed gibi’ diyebileceğim birisini görmediğimi söyleyebilirim…” diye bahseder bir röportajında. Belki vardır fakat görememiş olabiliriz bizde. Mutlaka vardır.

Yaşar Kemal “İnce Memed’i yazmadan önce de yazdıktan sonra da Köroğlu’nu dinlerdim, yine dinlerim ve onun bir İnce Memed olduğunu söyleyebilirim. Temiz, dost, akıllı, cesur…” der ve efsaneyi efsaneye benzetir. Bir bilgeye sormuşlar; “Neden hep ölenlerden ve onların kahramanlıklarından bahsediyorsun. Yaşayan kahramanlar yok mu?” Başını kaldırıp “Ölenler kendini ispatlamışlardır. Kahramanlıkları artık değişme şansı yoktur. Yaşayanlar da olabilir fakat her an yaptıklarının tersi bir hamleyle iyi yaptıklarının tersini yapabilirler. Kahramanlık değişmez bir etkidir. Ölenler bunu değiştirmeden göçüp gitmişlerdir.”demiştir. Doğrudur diyebileceğimiz bir açıklama…

Kahramanlık ve efsanelere girmeden önce biraz İnce Memed diyelim. Onu okumaya başladığınızda kendinizi kaptırıyorsunuz. Yaşar Kemal sizi alıyor Çukurova’ya götürüyor. O dönemlere götürüyor. Tasvirleri, benzetmeleri, yaşananları o kadar güzel anlatıyor ki nerede olursanız olun sizi alıyor ve “kitabın içine, konunun içine” sokuyor. Kendinizi kaptırıyorsunuz. Sessizlik içerisinde ve her an her şey olacakmış gibi beklemeye başlıyorsunuz.

Yıllar önce okudum. Bazı kitaplar veya anlar sizin hayatınızın merkezine giriyor. Onlar sizin yaşamınıza girip çıkan anlık olaylar değil yaşamınızın döngüsünde hep bir tarafınızda olan gerçekliğiniz oluyor. Nefes almak, yemek yemek, akrabalarını değiştirmemek gibi zorunlu birliktelikler oluyor. Abartmıyorum. Abartacak yaşı da bir hayli geçtiğime inanıyorum.  Aslında bu tür etkiler ihtiyacımız olduğu için bizi etkisi altına alıyor. Biz istediğimiz için varlar. Benim o dönemde bulunduğum yerden uzaklaşıp bir kasabaya gitme düşüncem vardı belkide. Veya bir kahraman arayışım olabilir. En çok istediğimiz şey bizim umudumuz, beklentimiz ya da hayalimiz olmuyor mu zaten?

Uğur diye bir çocuk vardı. Üniversitede beraber okuduk. Benden yaşça büyük. Arkadaş olduk. Güzel top oynardı. Sonrasında dostluğumuz daha bir pekişti. Günlerimiz hep birlikte geçerdi. Onunla gezmek, beraber zaman geçirmek gerçekten bana iyi geliyordu. Güven veren biriydi. Fakat hep bir tarafı kapalıydı. Çok konuşmazdı. En hareketli ve heyecanını tutamadığı yer ise futbol sahasıydı. Deli gibi severdi top oynamayı. Gerçek karakteri orada çıkardı. Sırf rahatlıyor diye her gün top oynardık onunla.

Bir de Semih vardı. O da çok sessiz sakin bir arkadaştı. İstanbul da tanışmıştık. Yaşı benden birkaç yaş büyüktü. Sessiz sakin tepkilerini çok belli etmeyen biriydi. Soğuk ve ukala duruyordu açıkçası. Ama halden anlar diyorlar ya öyle biriydi. Oturunca ince ve sakin sesle seninle konuşur ve incitmeden seni dinlerdi. Her ikisinin ortak özelliklerini hiç düşünmedim. İkisi de bende derin etkiler bıraktı.

İkisi de yaşça çok büyük olmasalardı bakış açıları, yorum güçleri ve konuştukları bir hayli “büyük şeylerdi”. Şaşırıyorsunuz onlar konuşunca. Psikolojiden felsefeye, tarihten sanata hayata dair kelimeleri anlatımları birer mıh gibi saplanıyordu kafanıza. Bir dönem sonra modeliniz onlar oluyor. Kelime kurmanız, çay içmeniz bile onlara benziyor. Küçük burjuva önce taklit eder derler. Evet, ben onları taklit etmeye başlamıştım. Birçok insan arasından ben onları kendime yakın görmüş, karakterime ve dünyama onları dâhil etmiştim.

Ne mi oldu bunlara? Uğur, ara tatilden sonra gittiğimde okulda yoktu. Kimse haber alamamıştı. Okulu bırakmış dediler. Sorunları vardı. Sonra çok sonra duydum, hatta bir gazete de annesi “bugün senin doğum günün” diye bir yazı yazmış. Ona özlemini anlatmış. Bir annenin acısını hiçbir kalem yazamaz. Öğrendim ki Uğur ani bir ölüm yaşamış. Herkes perişan olmuştu.

Semih, çok ayrı bir olay tabi. O da buralarda yapamadı. Tüm ailesi yurtdışındaydı. Bekliyordu oradan haber. Her an gidebilirdi haber bekliyordu. Bir keresinde bir şey alacaktık bana dediği ise ”Bir haftaya gideceğiz o kadar fazla almayalım.” Bende beraber gidecektim. Her şeyimizi oraya göre ayarlamıştık. Bir işim vardı. Bir haftalığına işim için gidip geldiğimde  -o zaman cep telefonu yoktu-  arkadaşlarla kaldığımız eve uğradım. Bir not düşmüştü “Ben gidiyorum. Sana ulaşamadım. Gittiğim de sana ulaşacağım.” Gidiş o gidiş. Bir daha haber alamadım.

Bunları İnce Memed’le mi kıyaslıyorum. Değil belki fakat dediğimi gib biz, bizim ihtiyacımız olanı hayatımıza alıyoruz. Her ikisi de bilgiliydi. Her ikisi de karakterliydi. Fakat Uğur benim gözümde hep bir kahraman olarak kaldı ve kalacak. Bilgenin de dediği gibi, ölenler kahramanlıklarını değiştiremezler. Semih ise çekip gitti hala görüşmedik. O kadar karakterli durmasına rağmen söyledikleriyle çelişen bir hayat sürdüğü aşikârdı.

Bize İnce Memed’ler gerektir. Kahramanlıklar ve bize verecekleri dersler gerek. Anıları bize ışık olacak insanlar gerek. Babalarımız, kardeşlerimiz, ölenlerimizin hep iyi yanlarını esas alırız. Hele ki ölen yakınınız iyi olarak anlatılır ve hatırlandığında sizi ona benzetirlerse görün bakın nasıl keyif alırsınız. İyi hatırlanmak için kahraman olmaya gerek yok. Kahramanlık için iyi olmaya gerek yoktur. Sadece hatırlanacak güzel şeylerimiz varsa biz er yâda geç hatırlanırız. Yaptıklarımızla tabi ki. Her iki koşulda da yorumlar değişebilir. Ama biz iyi olanı tercih etmek isteriz.

Yaşar Kemal, “Hayat Dergisi’ne gittim, Iraz’ın öyküsünü götürdüm. Okudular sonra da elli lira verdiler. Bu parayla bir aylık odun aldım…” acıklı bir öykü tabi. Ne koşullarda yaşadıkları ortada. Ama inandıkları şeyleri yapmak için hiç gocunmamışlar. Ve çok samimi bir itirafıdır. Çünkü onu Yaşar Kemal yapanda budur.

“Benim için çok önemli değişikliklere sebep oldu İnce Memed. Dünyada tanındım, odun alamazken kaloriferli ev tuttum, daha ne söyleyeyim…”

Çok da güzel söylemiş. Çok net bir ifade ile Yaşar Kemal İnce Memed’le kaloriferli ev tutmuş bizde özlediğimiz yerde odun sobalı bir evde onu okurken hayal ettik kendimizi.

Herkes için farklı bir An’dır İNCE MEMED.

Read more

EKMEĞİMİZ TUZSUZ

Anam her kızdığında bu lafı derdi. Önceleri ekmek hamurunun tuzunu koymadıklarını zannederdim. Tuzsuz ekmeğin de pek tadının olmadığını tatmışlığım vardır. Bu lafı her duyduğumda aslında bir öfke patlaması, bir sitemde görmüyor değildim. Hep kızgınlıkta söylendiğinden aslında ekmeğin tadından öte bir öfkenin sembolü olduğunu da anlardım.

Hep iyi niyetle yola çıkarsınız. Başlangıçlar için ilk adım önemlidir. Adımınızı attıktan sonra devamı gelir. İsmail Beşikçi bile “ilk” çok önemlidir demiş. Çünkü ilk kendini yenmek, ikna etmek, çevreyi ikna etmek, olası kötülükleri bertaraf etmektir. İlk adımı aslında siz kendi korkularınıza atıyorsunuz. Kendi yetmezliklerinize, geri yanlarınıza atıyorsunuz. İlk adımı atmak cesaret ister. İçinizde korku varsa ilk adımı atamazsınız. Cesaretinizi toplamalı ve geriye bakmamalısınız. Üstüne üstüne gitmelisiniz korkularınızın. Eğer bir kez geriye baktınız mı artık ikinci adımı atamazsınız. Titrersiniz. Korku önce kalbinizde yer etmiştir. Gümbür gümbür bir sesle başlar ilk tepkiler. Sonra kan akışınız hızlanır ve vücudunuz artık korkunun tüm yansımalarını yansıtmaya başlamıştır. Dizleriniz tutmaz. Artık korkunun yarattığı psikolojik buhranlar baş göstermeye başlamıştır. Kaygılar artmıştır. Bir an önce bu durumdan kurtulmak için çevrenize korkuyla bakarsınız. Gözleriniz çaresizce dolaştıkça siz daha da bir tedirgin olup nefes alışınızı hızlandırır ve korkudan bağırmaya başlarsınız. Hep geriye doğru gider, kendinizi güvende hissedecek bir dal, bir duvar veya arkadan gelebilecek tehlikeyi beklersiniz korkularınızla. Gözlerinizi korkuyla ve çenenizin alt kısmında oluşan bir titremeyle aman dilersiniz. Siz işte ilk adımı doğru atamamışsınız demektir. Siz hazır değilsiniz demektir. Korkularınızı yenememiş ve en önemlisi ilk adıma inanmamışsınızdır. Siz bu inanamazlıkla ikinci adım değil belki üçüncü adımda bahsettiğimiz tepkileri yaşayacaksınız.

İnanmak, kararlı olmak kendini ikna etmek bunlar olmazsa olmazdır. Yoksa ilk adımınız sizin sonunuz ve travmatik bir yaşamınıza dönüşür. Korku bedene girdi mi zaten iflah olmazsınız. Her hareketinizde korku sizi esir etmiştir. Bir güvercin gibi başınız sağa sola dönmeye başlar. En küçük bir seste büyük bir korku refleksi gösterirsiniz. Hep terlersiniz. Boynunuzdan sanki sıcak su dökülmüş gibi hissedersiniz. Baş ağrısı başlar kafanızda. Uykularınız bölük pörçüktür. Hiçbir şeyden zevk alamazsınız. Hiçbir şeyin anlamı yoktur. Hep tedirgin ve ürkek dolaşırsınız. Kalabalığın içinde yalnızsınızdır. Hiçbir güzelliği görmezsiniz, bakış açısı sadece korkunuza kilitlenmiştir. Sadece size gelecek tehlikeyi ve korkunuzla yüzleşmeyi beklersiniz. Ölümü bile düşünürsünüz. Daha hayırlı olduğuna ikna olmuşsunuzdur.

İlk adım önemlidir. İlk adım kimliğimizdir. Samimiyetimizdir. Kararlılığımızdır. Geleceğimiz, sevincimiz hatta zaferimizdir. İnanmak gerek. En önemlisi de sevmek gerek. Sevgiyle yapılan her şey “hafiftir” acı vermez. Keyif verir.

Birçok denemelerim oldu hayatta. Kalkışlar, başlangıçlar oldu. Olmakta zorundadır. Hiçbir şey durağan değildir ki. Her şey hareket halinde ve şairin de dediği gibi “Dışarıda gürül gürül akan bir dünya” varsa eğer sizde hep bir aksiyon veya unutamayacağınız hayatınızda dönüm noktaları olan aksiyonlar ve hamleler içerisinde olabilirsiniz. Ki bu çok normaldir.

İlk adımı atarken yol arkadaşlarınız çok önemlidir. Eğer iyi bir ekibiniz veya iyi bir partneriniz yoksa siz ilerleyemezsiniz. Yarı yolda büyük bir travmatik sonla, hazin yaşamların içerisinde olursunuz. İş hayatında ekibiniz iyi olacak. Taşları çok iyi oturtmalısınız. Yoksa hiç biri sağlam temellere oturmaz. Burada bile ilk taş önemlidir. İlk taşı yanlış koyarsan bina da yıkıntılar arasında kalır ve sonun olur. Üstüne yıkılır.

Ekibinizle veya yol arkadaşlarınızla birlik olmaz, ekip havasında hareket etmez ve aynı duygu ve düşünceyle hareket etmezseniz siz zaten başarılı olamazsınız.

İçinizden biri sizden ayrı bir hesap içerisinde olursa bile, hiçbir yolunuz ve o yola atacağınız ilk adımınız büyük olmaz.

Karakterli ve nitelikli insanlarla birlikte hareket etmelisiniz.  İş hayatınızda, sosyal çevrenizde karakterli ve cesaretli insanlar yanınızda olursa yolculuklarınızda keyif verir. Tercihlerimizi doğru yapamazsak birer kâbus gibi dolanırız hayatta.

Harekete geçmeden önce gideceğimiz yolu bilmemiz ve o yolda gideceğimiz insanları iyi tanımalıyız. Tanıdıktan sonra en küçük detayına kadar karşılaşılacak her şeyi ama her şeyi düşünmeliyiz. İnanmalıyız. En önemlisi de çıkacağımız yolculuğu ve yol arkadaşlarımızı sevmeliyiz. Onların sizi sevmesini sağlamalıyız. Bunları yaparsak ilk adımız da sağlam ve karalı olur. Arkamıza bakmayız arkamızdan baktırırız ancak.

Eğer yapamazsak anamın da söylediği gibi “ekmeğimiz tuzsuz” deyip pişmanlıklarımızı dillendirir, ihanetin içerisinde yaşarız.

Read more

PETROL OFİSİ SEN NELERE KADİRSİN

OVM AKARYAKIT

Bazen gününüz birbirini tutmaz, her gün aynı olacak diye bir kural yok. O günde böyle bir gündü. Nasıl mı? O gün hiç olmadık kadar stresli ve bir o kadar da gergindim. Çünkü eşimin sancısı tutmuş, acil hastaneye yetişmesi lazımdı. Telefondaki arkadaş ısrarla bir şeyler soruyor. Evet- hayır oynar gibi cevaplar verip telefonu biran evvel kapatmak istedim. Direksiyonu o kadar sıkı tutmuşum ki ellerimle direksiyon kaynaşmış gibiydi, damla damla ter akıyordu. “Evet, beyefendi, tabi olur…” gibi cümleler kuruyordum. Amacım bir an önce yetişmek. Amaç zaten hep bir yerlere yetişmek değil midir? Konusu, amacı, sonucu ne olursa olsun hep bir koşuşturmaca ve yetişmek arzusu içimizde dalgalanmıyor mu?

Telefonu kapattım. Bu sefer şirkettekiler arıyor. “Petrol Ofisi arıyor teklif bekliyorlar.” Dedim ki “Benzin istasyonları ne yapacak yük platformunu, o kesinlikle makaslı istiyordur”. Ama nafile ısrarla benden telefon bekliyorlar. “Tamam” dedim.

Hastaneye aynı anda gelmiştik. Evdekiler oradan, bense bulunduğum yerden gelip aynı anda hastaneye girdik. Telaş içinde herkes. Bende ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aslında bu ikincisi, tecrübeliyim ama yine de erken bir sonuç olduğu içinde telaşlıyım.

Akşam ziyarete geldi arkadaşlar. Konu yine Petrol Ofisiydi. Bir teklif karaladım. Hesapladım. Bunu yarın gönderin dedim. Birkaç gün sonra yine biri aradı. “İhale vardı katıltacak mısınız?”,

“Ya arkadaş bende niye bu kadar ısrar ediyon” diyemedim. “Tamam, gönderiyorum ekibi” dedim. Gittiler ve geldiklerinde “Abi iş çok büyük. İçeri girerken tam 4 saat mülakattan geçtik. İş büyük değil de prosedürler ve teslim için ekibi ikna etmek çok ama çok zor.” Önce bende biraz korktum.

Sonra hemşire çağırdı. Çocuğu görecektim. “Tamam tamam hallederiz” dedim. Arkamdan bir arkadaş “Neyi hallediyorsun abi bu istasyon değil Petrol Ofisinin üretim yeri. Kapıda bir dünya firma iş teslim tutanağını onaylatamadıkları ve işi teslim edemedikleri için orada yatıp kalkıyorlar. Sen neyine güveniyorsun.” Birden hemşireye doğru gitmekten vazgeçtim ve arkadaşa döndüm “ Ben mi?” dedim, ona dönüp. “İşime güveniyorum. Kendime güveniyorum. Bize bir isim ve büyük bir sınav lazım değil mi? Her gün aynı projeleri yapıp aynı sonucu alıyoruz. Biraz ezber bozacağız. Kendi ezberimizi, sektörün ezberini, hayatın ezberini bozacağız. Elemanlarımız ve biz belki ilk defa böylesi bir işi yapacağız. Denenmemişi ve yapılmamışı yapmak bize yakışır.”

Arkadaş hala olumsuzlukları ve riskleri sıralıyordu “Ama siparişte para vermeyecekler ve iş bitmeden ve iş teslim tutanağı imzalanmadan ödeme yapmıyorlar. Onaylansa bile -çok zor tabi ki de- en az dört veya altı ay deneyecekler.”

“Ölür müyüz?” dedim. Şaşkınca bana baktı.

“Abi çocuğun oldu gözün aydın ama bunun sevinciyle konuşuyorsun.”

“O veya bu sebeple böyle konuşuyorum. Tamam, kabul edicem. Sınırlarımızı aşmamamız lazım. Herkesin yaptığı projeyi yapmak ve sorunsuz işleri yapmak marifet değil ki. Biz yıllarca özgürlük ve özgürleşmek dedik. Şimdi bir iş, bir sipariş mi bizi hapsedecek. Her koşulumuz bu işi yapmaya uygun. En azından inanıyoruz yapabileceğimize. Yetmez mi?  Sadece birazcık cesaret lazım. Cesarette bizdeki heyecanda, sevgide var zaten”

Baya bir ajite ettik arkadaşlarla birbirimizi. İşe gittim. Tanju Bey, 120 sayfalık 4 adet sözleşme verdi. İlk 3 veya 5 sayfası teknik şartname diğerleri ise ceza, mahkeme, hak-hukuk gibi yaptırımları anlatan maddeler. İmzaladım. Ve işe başladık.

Baya bir zorlandık. Zorlandığımız konu işle ilgili değildi prosedürlerdi. Onlarda haklıydı, iş kazasına ve tehlikeye meyil vermemek için çok çaba gösteriyorlardı. Hatta yöneticileri son dört yılda üst üste iş güvenliği ödülü almışlardı dünya listelerinde. Çok büyük başarıydı. Amaç başarıyı sürdürmektir. Zaten zor olan 1. olmaktır. Orayı korumak için hep atik, hep yeni, hep güçlü, hep formda olmanız gerekir. Yoksa 2. ve 3. hep ensenizde zaten.

Son aşamaya geldik her şey bitti. Raporları aldık. Evraksal dokümanlara kaldı sıra. Hiçbir şey kabul edilmiyor. Kimse de bir şey söylemiyor. Habire çizim yapıyor, gönderiyoruz. O kadar çok elimizde yazı, doküman, çizim ve bilge oldu ki en sonunda bunları kitap yaptık. Hidrolik Yük Asansörünün Tarihçesi kitabı böyle ortaya çıktı. Allah razı olsun onlardan da bir kitabımız oldu, ardıllarıma bırakabileceğim bir şeyim vardı.

Yine kabul görmedi istenilenler, anlamlandıramadık bir türlü. Geçtim bilgisayarın başına. İçimden geleni yazdım. Daha çok şiirler ve sözlerden ibaret bir yazıydı. Her şeyi ama her şeyi yazdım. Sadece bir şey sordum. Bu işin parasında değilim. Zaten maliyeti fazla bir işti. Her gecikmeden de zarar artı maliyetimiz o kadar fazla ki biz işin ekonomik kısmında değiliz. Verdiğim bir söz vardı. Herkese ama herkese seslendirdiğim bir söz. Biz ezber bozacağız. Gerçekten de size yaptığımız projeler ezber bozdu piyasada. Çalışanlarımız bile bu son teslim tutanağına kadar güvenleri tavan yapmıştı. Sektör bize gıpta ile bakıyor. “Gelin bu çocukları boynu bükük yapmayın. Size istediğiniz kadar deneme süresi veririm. Her şey kuralına uygun zaten. Cezalandıracaksanız beni cezalandırın. O teslim tutanağı ekonomik olarak değil, birçok kişi ve arkadaşın beklentisi olmuş. Muhannete muhtaç etmeyin.” dedim.

Sonraki gün ve günlerde ne arayan ne soran oldu. Artık umudumuz tükenmişti. Makineyi kullandıkları halde deneme süresini kendilerince belirliyorlar” diye düşünüyorduk.

Her gün gibi bir gündü. Yeni işler almış onları takip ediyorduk. Tanju Bey aradı. “Abi sana o kadar dedim saçmalama mailde. Al bak adamlar cevap yazmış. Teslim tutanağı için imza sirkü sahibi gelebilir” diye. Sadece “evet” dedim kapattım telefonu. Tanju Bey kahkahalara boğulmuş gülüyordu.

Olmuştu işte. Güvenimiz yerine geldi. O projeler bizim “Namımızdır”. Ezber bozmuştuk. Dede Korkut masalı gibi rüştümüzü tamamlamış ve bir ismi hak etmiştik. İsmimiz ne olursa olsun herkesin onurunu kurtarmıştık ve gelecekte bir zafer gibi bahsedebilecekleri, gururla anlatabilecekleri bir hikâyeleri vardı.

Boğaziçi Platform ailesinde maddiyat en sondur. En önemli konu ezber bozmak, yeniyi yakalamaktır. Sıradanlaşmamaktır. Biliriz çünkü sıradanlaşmak, çürümenin ilk adımıdır. Yenilenmek için çabalar. Ve radyodan yükselen grubun da dediği gibi “Cesaret. Cesaret. Daha fazla Cesaret…”

 

Tarihe bir not düştük o işten sonra.

Yeter ki inanın…

Read more

MARTI JONATHAN MİSAFİRİMDİ

Birden sesler kesildi gibi oldu. Derin bir nefes çektim içime. Genzime dolan iyot kokusu beni bir an bu dünyadan götürdü zannettim. Arkamda yoldan gelen araba seslerini, parkta oynayan ve gülüşen çocuk seslerini duymaz oldum. Gözlerimi kapattım. Kendimi güneşin okşayan sıcaklığına ve denizden yükselen iyot kokusuna bıraktım. Güneşin vurmasıyla nemli toprak ve yeşilliklerde yükselen o kokuya karışınca, gözlerimi açmak istemedim. Saatlerce böyle durabilirdim. Bir an başka bir diyardasınız. Kendinizin içine girmişsiniz ve özlediğinizle, özlediklerinizle karşılaşır olur gibisiniz. Dehlizlerinizdeki karanlık yüzünüze vuran aydınlıkla ışıldıyor sanki. Sonra bir ses geliyor. Ses üzerinizden geçiyor. Martı sesi. Kıyıda kalmış ekmek parçasını almaya çalışıyor. Bir martı daha ardından birkaç martı daha havada süzülüyor ve ekmek veya balık yakalamak için uçuyorlardı. Martıların amacı sadece balık yemek veya karınlarını mı doyurmak acaba diye baktım. Evet, gerçekten sadece içgüdüsel olarak ihtiyaçlarını karşılamak için programlanmışlardı yaşamlarını. Muhteşem bir sessizlik ve görüntüye kitlenmiştim. Her ne kadar ses olsa da ben sessizliği tercih etmiştim veya içinde kaldığım görüntü beni sessizliğe davet ediyordu.

Martılar çoğaldıkça önümde kalan ekmek parçasını almak için bir martı indi. Yavaş yavaş yürüyor, diğer taraftan da tedirginlikle bana bakıyor. Hareketleri o kadar yavaş ki, ne hata yapmak istiyor ne de benim bir hata yapıp ona zarar vermeme fırsat veriyor. Nefesimi tutar gibi yaptım. Hiçbir tepki vermeden yaklaşmasını bekledim. Gittikçe yaklaştı. Hafif çapraz şekilde zıplayarak yaklaştı. Önce gagasıyla salladı ekmeği. Denizde olmayan şeyleri hemen ağızlarına almıyorlar çünkü. Ekmeği salladığında emin oldu herhalde ki komple ağzına aldı. Ekmeği düştü tekrar bir daha alacakken ona seslendim.

“Karnın çok mu acıktı?”

Biraz tedirgin oldu. Ben tekrar ona seslendim. “Dur kaçma, sana biraz daha ekmek veya yiyecek verebilirim” dedim. Beni anlamış gibi bir iki sıçramadan sonra bana doğru bakar şekilde kaldı. Çantamda yiyecek ne varsa çıkardım. Onu da korkutmak istemediğim için biraz uzağa bıraktım. Gelip onları birkaç dakika sonra yedi. Tekrar seslendim;

“Eğer kaçmazsan sana birkaç şey sormak isterim.”

Başını kaldırdı ve bana baktı. Artık beni anladığına inanmaya başladım. Diğer martılarda geldi. Kalabalıklaşmaya başladı. “Onlara yetecek kadar çok şeyim var mı acaba?” diye baktım çantama. Hemen yandaki simitçiden baya bir simit aldım. Getirdim önlerine yakın bir yere bıraktım.

“Bir kitap okumuştum, Martı diye. Orada sizden çok iyi bahsediyorlardı. Tabi sen okudun mu demeyeceğim ama birkaç soru sorabilir miyim?” dedim. Biraz uzaklaştı. Çevresine baktı. Kanatlarını açıp parmaklarının üstüne, sanki parmak uçlarına basar gibi yapıp kanat çırptı. Biraz toz ve tüy havalandı. Yavaş yavaş yürüdü ve biraz daha yaklaştı bana. Artık aramızda bir bağ kurulduğuna inanacak gibi oldum.

“Bir martının Kurultaya karşı yanıt hakkı kesinlikle yok mu?”

Diye sordum.

“Ama kardeşlerim!” Diye haykırdı. “Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak!” diye bağırdı. Diğerleri onu dinliyordu. Devam etti; “Bir martının yaşamını o denli kısaltan nedenlerin, sıkıntı, korku ve öfke olduğunu keşfetti ve bunları zihninden sildiğinde uzun, güzel bir yaşam sürdürür.”

Artık beni dinlemiyordu. Yaklaştı bana ve gözlerini açıp haykırdı.

“Sana birkaç söz söyleyeyim?”

“Nasıl yani?”

Dedim, titreyerek. Konuşuyordu çünkü.

“Bir martının kitabını okuyorsun ve onun sözlerinden etkileniyorsun fakat bir martı konuşunca mı şaşırıyor ve korkuyorsun?”

“Şey… Şey” diyebildim şaşkınca kekeleyerek sadece.

Sıralamaya başladı. Diğerlerine dönerek. En başından başladı. Tecrübelerini ve yaşadıklarını anlattı. Herkes pür dikkat onu dinliyordu.

“Neden bu kadar azız? Garip! Benim geldiğim yerlerde… Binlerce ve binlerce martı yaşardı, biliyorum” diyerek başını salladı Sullivan. “Sana verebileceğim tek yanıt, senin ancak milyonda bir rastlanan bir martı olduğun. Çoğumuz öylesine yavaş geliştik ki. Dünyayı değiştirdiğimizde, vardığımız yer hemen hemen aynısıydı terk ettiğimizin, nereden geldiğimizi hemen unutarak ve geleceğe aldırmayarak günübirlik yaşadık. Karın doyurmanın, didişmenin sürü içinde iktidar hırsının ötesinde değerler olduğunun bilincine varmak için kaç yaşamdan geçtik dersin? Binlerce Jon, on binlerce! Sonra da yetkinlik denen şeyin varlığını öğrenmek için yüz yaşam ve ona ulaşmak için bir yüz yaşam daha. Şimdi aynı kural bizim için yine geçerli elbette: Gelecekteki dünyamızı burada öğrendiklerimizle kuran. Bir şey öğrenmedik mi, geleceğimiz şimdikinin eşi olur. Hep aynı sınırlamalar, üstesinden gelmemiz gereken kurşun gibi ağır bir tekdüzelik… Hep aynısı.”

“İyi ama bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?”

“Hayır Jonathan, öyle bir yer yok. Cennet ne bir zamandır, ne de bir mekân. Cennet yetkinliğin ta kendisidir.” Sustu bir an.

“Sen çok hızlı bir uçucusun, değil mi?”

“Ben… Ben hızı severim”, dedi Jonathan. Vasisinin fark etmiş olmasına hem şaşırmış, hem de onur duymuştu bundan. “Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır

tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim.” Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekân ya da zaman değildir, anlamsızdır mekân ve zaman.”

Sır, gerçek özünün, henüz söylenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekânın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Eğer dostluğumuz zaman ve mekân gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekânı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekânı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?

Onlara karşı sert olma Martı Fletcher. Seni dışlamakla onlar yalnızca kendilerini yıprattılar ve bunu bir gün anlayacaklar. Bir gün gelecek, onlar da senin gözünle görecekler. Bağışla onları ve anlamalarına yardımcı ol.

“Gerçekte her birimiz, Yüce Martı düşüncesinin, sınırsız özgürlüğün ta kendisiyiz. Uçuş yetkinliği, özümüzü dile getirmeye doğru bir adımdır. Bizi sınırlayan her şeye karşı çıkmalıyız. Yüksek hız denemeleri, yavaş uçuşlar, hava akrobasisi, bunların tümünün amacı sınırları yıkmaktadır.” Jonathan akşamları kumsalda böyle eğitiyordu öğrencilerini.

Sürü Yasası der ki, dışlanmış olan asla geri dönmez ve on bin yıldır bir kez olsun bozulmamıştı bu yasa. Yasa, gitmeyin, kalın diye buyuruyor, Jonathan gidin diyordu ve şimdiden bir mil uzaklaşmıştı bile. Daha uzun süre bekleyecek olurlarsa, düşman bir sürüyle tek başına karşılaşacaktı. “Eh, sürünün bir parçası olmadığımıza göre, yasaya uymak zorunda değiliz, ne dersiniz?” Fletcher’in sesi kaygılıydı. “Ayrıca bir kavga verilecekse, orada, burada olduğumuzdan daha fazla işe yararız.”

Çok yalın şeylerden söz ediyordu Jonathan: “Uçmak bir martının doğal hakkıdır, özgürlük varlığının özündedir. İster boş inançlar ve gelenekler, isterse sınırlamanın herhangi bir biçimi, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atılmalıdır.” “Kaldırıp atılmalı mıdır?” diye bir ses yükseldi kalabalıktan. “Bu sürü yasası olsa bile mi?” “Tek gerçek yasa, özgürlüğe gidendir. Başka yasa yoktur.”

“Az önce seni linç etmeye kalkışan bu ayaktakımı kuşları sevmeyi nasıl becerebildiğini anlamıyorum.” “Yok, Fletch, o değil sevdiğim! Kin ve kötülüğü sevmezsin elbet. Ama gerçek martıyı, her birinin içindeki iyi yanı görebilmelerine yardımcı olmalısın. Sevgiden benim anladığım budur. Üstelik bir kez tadına vardın mı, vaz geçemezsin bu işten, düşünmüyor musun?” Öfke dolu genç bir martı hatırlıyorum örneğin. Adı Martı Fletcher Lynd. Henüz dışlanmıştı ve Sürüye karşı bir ölüm kalım savaşına girmeye hazırlanıyordu, Uzak Kayaları kendi cehennemi edecekti az daha. Ve işte bugün burada kendi cennetini inşa ediyor. Üstelik tüm sürüyü de buna yönlendiriyor.”

“Sevgili Fletch! Gözlerinle gördüklerine inanma. Dış görünüştür onlar yalnızca, sınırlıdır. Kavrayışınla bak, öğrendiklerinin bilincine var ve böylece uçmanın yolunu bulacaksın.”

 

Ben şaşkınca ona bakıyordum. “Şimdi şaşkınlığını bırak da bize bak. Biz yemek için uçmuyoruz. Özgürlük için uçuyoruz. Özgürleştiğimizde cennete gideceğiz. Ama şimdi bilge martının da dediği gibi cennet bir sınırdır. Mükemmelliğe ulaşırsak orası da cennet olur.”

Ben “yok artık” dedim. “Bunu siz mi? Söylüyorsunuz.” “Evet” der gibi bana baktı. Aslında söylemleri sert değildi. Haklı olduğu yerde haklılığını dışa vurmak için kararlı ifadeler kullanıyordu. Yoksa yüzünde hep bir sevecenlik ve mutluluk vardı. Çevresi ona çok değer veriyordu.

“Sınırlar yaşamlarına koyup amacınızı iyi belirlemezseniz siz hep sınırlar içinde kalan ve araç olanı amacı yapıp amacını yaşamayan eksik hayatlar olarak kalacaksınız” diye son sözünü söyledi ve uçmaya başladı.

“Hey iyi insan, yemek için teşekkürler. Bizim daha çok uçmamız gerekiyor. Unutma yükseğe uçan uzağı görür”

“Hoşça kal..”

Zil çaldı. Elimde kitap koltukta uyumuşum. Çocuklar gelmişti, düşen kitabı kaldırdı kızım. “Aa baba Martı kitabını mı okuyorsun. Bayılıyorum ona. Martı Jonathan Livingston. “

“Evet, okurken uyuya kalmışım. Az kalsın onları çıkarken görmediniz mi diyecektim.” Gülümsedim.

“Çay içen var mı?” dedim, camdan dışarı bakarken. Uçan martılar vardı. Acaba hangisi Jonathon’du? Diye uzun uzun baktım.

Read more

GENÇLER EMİN ELLERDE

Eğitim öğretim sezonu başladı. Biraz geç bir başlık attık. Okullar açılalı yaklaşık bir ay oldu. Hep aklımıza geldi fakat koşuşturmalardan bir türlü yazma şansımız olmadı. Sebep sadece bu değildi. Mesela konunun düşüncemizde oluşması için bir pratikle karşılaşmadık.

Meslek liselerinin zorunlu stajları vardır. Öğrenciler teoride öğrendiklerini, pratikte uygulamalı öğrenmeleri için staj zorunlulukları vardır. Kendi branşlarında, okulların belirlediği iş yerlerinde zorunlu stajlarını yapmakla mükelleflerdir. Haliyle bizim de firmamıza okulların yönlendirdiği öğrenciler olmaktadır. Aslında platform sektörü derneği ile Haydarpaşa Meslek Lisesi’nin bu yönlü programları ve projeleri son yıllarda iyi bir şekilde devam etmektedir. Çağımızın ve haliyle sektörümüzün en büyük sorunu mevcut kadrolarla yetinmek ve yeni kadrolar yetiştirememektir. Hızla her şeyin değişim-dönüşüm ve beraberinde büyüme gösterdiği ortamda eldekilerle bir yere kadar yol alabilirsiniz. Teknolojik gelişmelerden tutun da var olan kadroların emekliliği, başka meslek tercihleri, “iyi bir maaş teklifi almak” veya zorunlu ikamet değişiklikleri gibi gerekçelerle kadrolarda bir azalma veya büyüyen firma sayısına cevap olamamak, sayısal olarak yeterli gelememek gibi durumlar gözümüzün önünde koca bir dağ gibi sorun olarak durmaktadır.

Platformder ve Haydarpaşa Meslek Lisesi gibi değerli kurumlar ihtiyaçlar dâhilinde bu sorunu gündemlerine aldılar ve konunun çözümü için acil eylem planı çıkardılar. Seminerler, toplantılar, bireysel görüşmeler, fuarlar ve benzeri pratiklerle hızlı adımlarla, konuya müdahil oldular. Aslında çok sevindirici ve moral verici çalışmalardır. Dernek ve akademik kurum el ele verip sorunları çözmeye çalışmaktadır. Bizim gibi firmalar ve sektörler için iyi bir fırsattır.

Bizim bu konuda taleplerimizi derneğe bildirmemiz gerekir. Dernekte sağ olsun çok ilgilidirler. Hemen Liseye bilgi verip gerekli personel desteğini sağlamaktadır. Şimdi diyenleriniz vardır “stajyerle bu iş olmaz”. Kesinlikle haklı olduğunuz yanları vardır. Fakat düşünün bir tarlayı. Koca bir tarlanız var. Bakımsız, ürününüz gittikçe kalitesizleşmeye başlamış. Sulamıyor, gübrelemiyor ve teknolojik üretim aletleriyle tarlanıza müdahale etmiyor güncellikten kopuk üretim yapmaya çalışıyorsunuz. Bir zaman sonra o mahsulü de alamayacaksınız. Masraflarınız artıkça üretimiz azalacak ve virane bir hal almaya başlayacak tarlanız. Sektörümüz de bir tarla misalidir. Her türlü makineleri aldık. Yatırımları yaptık. Fakat makineyi kullanacak adam olmayınca, milyon dolarlık parkımızdaki makineler bir hiçtir. Veya makineyi işe gönderdik. Uzun vadeli bir veya bırakın uzun vadeyi her hangi günlük bir iş olsun. Makine çalıştı. Kullanıcı veya makinenin herhangi bir yerinde arıza çıktı. Nitelikli elemanımız yoksa orada o sorunu çözemezsek, yaptığımız makine yatırımı, ödediğimiz nakliye bedeli, operatöre ödediğimiz maaş, genel giderler hepsi cebimizden çıkar. Müşteri bizi hemen şantiyeden çıkarır ve bir daha da bizi tedarikçisi olarak görmez. Nerde kaldı bunun ticari boyutu, kar elde etme mantığı? Külliyen zarar. Bunu stajyer mi çözecek? Şu anlık hayır. Fakat bu çocukları biz alır, uzman ekiplerin yanında öğretici bir sistemle yetiştirmeye çalışsak. İşi ona sevdirsek. Sonra yavaş yavaş montajcılarla, teknik ekiple sahaya çıkarsak, hafifçe omzundan itelesek, biraz sabır göstersek ve emek versek bu çocuklar birer kurtarıcı olurlar sektöre. Hiçbir şey kendiliğinden hemen oluşmuyor maalesef. Zaman gerek, emek gerek, sevgi gerek. Eğer yapamazsak inanın çocuklara değil kendimize yazık ederiz.

Çağımızın vebası değil midir nitelik sorunu? Hangi işyerinde kaç tane eleman var tam anlamıyla işlerini yüz üzerinden yüz veya bırakalım bu skalayı hangisi, ikinci defa söylemeden işini yapıyor. Çok değerli arkadaşlarımız var. Zaten onların yüzü suyu hürmetine iş yapıyoruz. Nitelikleri, tecrübeleri bize destek oluyor. Ya büyük çoğunluk ne durumda?  Bahsettiğimiz sıkıntılar içerisinde. İşi iki kere söylersin, gittiği yerde kendi işlerini halletmek için telefonla konuşur, işe gidiyorum diye özel işleriyle uğraşır, mesai yazmak için akşama kadar kontak açık bekler şantiye önünde sonra akşam gider işe bakar. Genelde altıdan sonra çalışır. Tam işlerin en yoğun olduğu dönemde viziteyle gelir. “Yok efendim bu para beni kurtarmaz”, gibi tehditvari konuşur.

Arkadaşlar, size diyorum. Biz sistemin kölesi miyiz? Biz paramızın kölesi miyiz? Yoksa işimizin mi kölesiyiz. Sistem, makineler, işyerleri bizim inisiyatifimizden çıkıyor. Biz sürüklemiyoruz, sürükleniyoruz. Olmadık adamlara, olmadık tavizlere evet diyoruz. Böyle hayat mı sürer?  Hepimiz ilaç torbalarıyla, doktor randevularıyla dolaşıyoruz. Sağlığımız, aile yaşantımız, işimiz her şeyimiz bozulmaya başlayacak.

Burada kötü eleman demiyoruz. Yetersiz kadrolar, alternatifsiz personel yapılanmalarından bahsediyoruz. Kadrolaşmayı iyi yapacağız. Alternatiflerimiz olacak. Yetiştireceğiz. Kendimiz için, çocuklarımız için, sektör için, muhannete muhtaç olmamak için yetiştireceğiz. Yetiştirmezsek bir köle olmaya devam edeceğiz. İtaat edeceğiz. Kötü niyetli insanlara biat edeceğiz.

Oysa ne zorluklarla ne emeklerle ne mücadelelerle biz bugünlere geldik. Şimdi niteliksiz kadrolar veya işin önüne menfaatlerini koyan art niyetlilere mi meydanı bırakacak ve terki diyar mı edeceğiz. Marks’ın bir lafı vardır “işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” .  Vardır aslında. Günümüzde bu biraz değişti. Evi, arabası, kredi kartı, yaşam standardı vardır. Belki asgari ücretli için değil ama orta sınıf için bunu diyebiliriz. Borsayla en çok ilgilenen orta sınıf mesela (yöneticiler, seolar, formenler, vs…). yetersiz kadrolaşma veya işi önceliğine koymayıp menfaatlerini önde tutan ve “firmayı nasıl sövüşlerim” diyen mantık bize kaybettirir. Kaç firma gördük kadrosuzluktan, niteliksiz elemanlardan, yöneticilerin yanlış stratejilerinden bittiler. Esamisi okunmuyor hiç birinin.

Bu sabah motosikletiyle biri geldi. Selamlaştık. Elinde kâğıtlar… Kendini tanıttı. Hemen ayağa kalktım ve tokalaştım. İlk sözüm “O meşhur Emin hoca siz misiniz?”. Evet, Mehmet Emin Yaman diye bir öğretmen vardır. Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde… Mükemmel bir karakter… Öğrencileri bayılıyor ona. Tüm öğrencilerinde telefonu var. Çekinmeden verir numarasını. Gece- gündüz yanlarındadır çünkü onların. Her sorunuyla ilgilenir. Aileleriyle paylaşmadıkları sorunlarını Emin hocayla çözmeye çalışırlar.

“Puanı tuttuğu için gelen öğrenciler var. Biz onlara küskün diyoruz.” Başladı onlara verdiği destekleri anlatmaya; “Biliyor musunuz bu çocuklarla birebir ilgileniyoruz. En iyi öğretmenleri yanlarına verdik, onlara işlerini, mesleklerini sevdirmek için sürekli firma ziyareti, fuarlar ve makine kullanmak için iş makinecilerine götürüyoruz. Oyun oynuyoruz resmen. Mutlu olsunlar, sevsinler diye. Bu onların mesleği olacak. Bomboş çocuklar yetiştirmek istemiyoruz. Çünkü gerçek hayat ne televizyonda ne de internette. Bir bilezikleri, işleri olsun diye çabalıyoruz.”

Dinlerken gözüm yaşardı. İstese hiç ilgilenmez, akşam oldu mu evine gider. Öğrencilere iş olarak bakar. Ama öyle yapmıyor. Çocuklarım diyor. İşini amacı yapmış. “Aldığım maaşı sonuna kadar hak etmek istiyorum” diyor. Bu sorumlulukta… Oysa yukarıda bahsettiğimiz nitelikli kadro Emin Hoca değil midir? Mesai saati içinde değil gece gündüz koşturuyor. Yeter ki çocukların bir amacı ve sevdikleri bir işi olsun diye çabalıyor.

Sıra bizde arkadaşlar. Emin hocaları destekleyeceğiz. Ve Haydarpaşa meslek lisesi veya her hangi yakınımızda liselerden stajyer öğrenciler alıp birlikte hem kendimize, hem onlara güzel günler görmek için çabalayacağız.

Nicelik değil Nitelik kazandıracak dünyaya…

Read more

ZORBA MI, KÂĞIT FARESİ Mİ?

Garson bakar mısın?”dedi biri. Koştum “buyurun ne arzu etmiştiniz.” Siparişlerini verdiler. Ben o sırada başka işlerle uğraşıyor, diğer masalara yetişmeye çalışıyordum. Birden o masa bir şey daha istedi. Ben yine koştum aynı terbiye ve ahlakla siparişlerini aldım. Çok kibarlardı. Baya da insani yaklaşıyorlardı. Bulunduğumuz mekân aslında turistlik bir mekândı. Türk müşteriler çok gelmezdi. Onları öyle Türkçe konuşan görünce kendimizi “memlekette hissettik”.

Masanın üstünde kâğıtlar çıkmaya başladı. Baktım göz ucuyla üzerinde karalanmış şiirler var. Hatta arkadaşlarıyla şiir tartışıyorlar kendi aralarında. Şiir olunca dikkatimi çekti. Böyle müşteri çok gelmezdi. Neyse. Uzatmadan tartışma sırasında birbirilerine şiirin içeriğini hatta şiirsel soru cevap yapmaya başladılar. Biri, bir şiirden dize okudu. Diğeri cevap veremedi. -Dilim kopsaydı da orada lafa karışmasaydım- şairi söyledim. Dönüp bana baktılar. Göz göze geldiğimizde “ne oldu” der gibi baktım. Biri “ilgileniyor musun şiirle” dedi. “Hayır, ilgilenmiyorum, tesadüfen bildiğim şiirdi” dedim fakat çok inandırıcı olmamıştı ki bana ”acaba” der gibi baktılar.

Neyse ortalıkta boşken ben izin alıp yanlarına oturdum. Başladık konuşmaya. Yazdıkları şiirleri okudular. Açıkçası tarzım olan ve dinleyebileceğim nitelikte şiirler değildi fakat emek vermeleri ve şiirle uğraşmaları beni etkilediğinden onların heyecanını seyrediyor ve takdir ediyordum. Biz işi biraz abarttık. Şiirden klasiklere, tarihe, sosyolojiye girdik. Muhabbet ilerledikçe. Sürekli bana “gerçekten sen burada garson musun” diyorlardı. Bende yadırganacak bir şey olmadan “evet” diyordum her defasında.

Tekrar görüşmek istediler. Elimi sıkıca tutup “kendimizi bir film sahnesinde gibi hissettik. Kâğıt toplayıcının karate hocası olması gibi bir film.” dedi gülerek.

Evet, hayatımız bir film gibiydi. Herkesin bir filmi bir senaryosu bir “karartılmış” “RTÜK engelli görüntüsü ve sesi vardır. Hiç tahmin etmediğimiz yaşamlardan etkilenebilecek hikâyeler duyabiliyoruz. O iki genç  -yaşlarımız biriyle yakındı- ön yargılarının etkisiyle insanları sınıflandırıyorlardı. Hepimiz aslında bir önyargı ve yargı içerisindeyiz.

Aynı Nikos Kazancakis’in ZORBA kitabındaki gibi. Yazar patronla bir işçinin arasından geçenleri konu ediyor.

“Kâğıt faresi” diyor zorba patronu için. Patron mürekkep yalamış ve kendini kitaplar içerisinde sıkıştırmış, yaşamdan kopmuş, hayatı teoriden ibaret zanneden biridir. İşlerini yaptırmak ve maden de çalıştırmak için yanına aldığı bu adam aslında “Kâğıt Faresinin” hayatını değiştirir.

Patron bildiği tüm kitabi bilgileri, Zorba’yı tanıdıktan sonra değiştirir.

Ne ben Zorba’ yım ne de “Kâğıt Fareleri”ni eleştiri bir durumumuz var.

Yaşamda bazı karakterler akıllarda o kadar kalır ki bu ister yazarın kurgusu, ister anlık olaylarda çevremizde beklemediğimiz söz ve eylemi gerçekleştiren insanlar hafızalardan silinmiyor.

ZORBA’NIN BAZI HAYATA DAİR SÖZLERİNİ PAYLAŞALIM;

1 –  Saçma ha? Ayıp! İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz, ama hâlâ katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tuh suratımıza!

2 –  Hayır, özgür değilsin, dedi. Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar!

3 En çok sevdiğin yemek hangisidir, babacığım?

– Hepsi, hepsi oğlum. Şu yemek iyidir, öbürü kötüdür demek büyük günahtır.

– Neden? Bir seçme yapamaz mıyız?

– Hayır efendim, yapamayız.

– Ama neden?

– Çünkü aç olan başka insanlar var. Utanarak sustum. Yüreğim bu kadar incelik ve acıma gücüne hiçbir zaman ulaşamamıştı benim.

4 –  Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunanlı’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış, ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum. Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum.

5 – Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyor.

6 – Sana söylüyorum patron, bu dünyada bütün olanlar haksız, haksız, haksız! Ben, ufacık kurt, ben çıplak salyangoz Zorba, hiçbir şeyin altını imzalamıyorum! Neden delikanlılarla genç kadınlar ölsün de hurdalar kalsın! Küçük çocuklar neden ölsün?

7 – Ay ışığında Zorba ‘ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, vücudunun ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin, uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip nasıl Zomba’yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim.

8 – Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Ama ben, bu Girit kıyısında mutluluğu yaşıyor, üstelik mutlu olduğumu da biliyordum.

9 – İyilikten dolayı sevinmem, kötülükten dolayı da üzülmem; Yunanlıların İstanbul’u aldığını öğrensem, Türklerin Atina’yı almasıyla aynı şeydir bu benim için.

10 – Ben, her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım: Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisinin senin, hangisinin benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık diyoruz.

 

Zorba karakteri, bir örneklemedir. Ön yargılarımızı bırakalım ve insanları renk, ırk, din, mezhep olarak değil de Zorba’nın yaptığı gibi “iyi mi, kötü mü” diye değerlendirelim.

Çünkü asıl olan insandır.

Read more

JEANNE D’ARC’IN RÜYALARI

Tarihte, günümüzde hep kahramanlardan bahsedilir. Ne hikmetse kahramanlık deyince akla hep erkekler gelir. Kadın kahramanlar çok az sayıda veya hafızadadır. Tüm sosyal katmanlarda ve dönemlerde -İlkel komünal, Köleci, Feodal, Kapitalist- hep erkek ön planda ve “güç” onda sembolize edilmiştir. Burada size kadın erkek eşitliği, feminizm üzerinde durmayacağım. Kaç satır yazı yazabilirim ve bu yazıda konu haricinde, bahsettiğim ve rahatsız olduğum konu hakkında içimdekileri kusayım. Sadece sinirlenebilirim. Öyle de yapıyorum şuan.

Kadın kahramanlardan bahsederken Jeanne d’Arc’dan bahsetmemek olmaz.

Jeanne d’Arc (Jan Dark) 1412 yılında Domremy’de bir köyde doğdu.

Tam anlamıyla bir savaşın ortasına doğmuştu. Zira o yıllar, Fransaİngiltere arasında cereyan eden Yüzyıl Savaşlarının en kanlı dönemleriydi. Denizde muazzam kuvvetli olan İngilizler her taraftan bastırıyor, Fransızlar ise sonuna kadar topraklarını savunmaya çalışıyordu.

Daha 12 yaşlarına geldiğinde, meşhur Hristiyan azizelerinin rüyalarına girdiğini söylemeye başladı.

Jeanne d’Arc rüyasına giren azizelerin, ona ülkesini İngilizlerden kurtarabileceğini söylediklerini belirtiyordu. Bu beyana göre Jeanne d’Arc bir nevi seçilmiş, kutsal bir kurtarıcıydı.

16 yaşına geldiğinde evden kaçarak Fransa Kralı VII. Charles’ın huzuruna kadar gitti.

Din adamları birkaç sorgudan sonra Jeanne d’Arc’ın gerçek bir kutsal kurtarıcı olduklarına inanmışlardı. Emrine birkaç asker verilerek savaşa katılmasına müsaade verildi. Gerçekten de 1429 yılında İngiliz işgalindeki Orleans’ı geri almaya muvaffak oldu.

Orleans’ın geri alınmasındaki başarısı ona büyük bir şöhret kazandırdı.

Herhangi bir kadının bu denli başarılı bir savaşçı olabilmesi pek mümkün değildi. Fakat Jeanne d’Arc çok iyi bir savaşçı haline gelmişti. İnsanların güvenini ve saygısını da kazanmıştı. Artık Fransa yükselişe geçmişti.

Ne yazık ki Jeanne d’Arc için aynı şey söz konusu değildi. Birkaç başarılı zaferden sonra başına çok kötü bir şey geldi.

23 Mayıs 1431’de İngilizler tarafından yakalandı. Kısa süreli tutsaklığın ardından yargılanmak için engizisyon mahkemesi karşısına çıkartıldı.

Engizisyon Jeanne d’Arc’ı dinsizlikle suçluyordu.

Mahkemeye göre o erkek kıyafetleri giyerek savaşmaya çalışan, gaipten sesler duyan bir kâfirdi. Yargılama sonucunda idam cezasına çarptırıldı. Günahlarının cezası olarak diri diri yakılmasına karar verildi. Yeni doğan bir özgürlük savaşçısı iken birden ölüme mahkûm edilmişti.

Jeanne d’Arc 30 Mayıs 1431 günü Rouen kentinde büyük bir kalabalığın önünde diri diri yakılarak ölüme terk edildi.

Bu şekilde hayata veda ettiğinde daha henüz 19 yaşında bir genç kızdı. Fakat Jeanne d’Arc’ın yaptıkları hiçbir zaman Fransızların hafızalarından silinmedi. 1436’da Paris, İngilizlerden geri alındı. 1444’te imzalanan antlaşmayla da Normandiya bölgesi Fransa‘nın eline geçti. 1453’te Yüzyıl Savaşları sona erdi. Jeanne d’Arc ise kutsal bir azize olarak hafızalarda yer edindi ve daima anılır oldu.

Kısaca hayatı budur. Hayatı ve kahramanlığı bizim şuan en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir. Hem kadın önderliği hem duygularının temizliği ve o güzelliğini -çok güzel olduğu söyleniyor-  bir ev, çocuk ve erkekle evliliğe değil toplumsallaşmaya ve halkının menfaati için çabalamış biridir.

Platform sektöründe çok isterdim bir kadın yoldaşımızın, meslektaşımızın olmasını.

Kadın, her dinde değerlidir. Cennet onların ayakları altında olduğu bile söylenmiştir. Üreme ve çoğalma kadın sayesinde olmaktadır. Yaşamın olmazsa olması ve kutsallığıdır.

Jeanne d’Arc, hem küçük yaşta hem de feodalizmin en yoğun olduğu dönemde tercihini içinden gelen sese göre tercih etmiştir.

Bize de Jeanne d’Arc’lar lazımdır. Bugün belki tıkandığımız nokta da kahramanları daha bir anar olduk. Yaşamımızın her alanında bize, bizden -insan olarak- örnek olacak ve modelleme yapabileceğimiz kahramanlar gerekir. Onları toplumdan ayıran en büyük özellik yaptıklarıdır. Hepsi etten, kandan, sudan oluşsa da anne babaları olsa da kahramanlık fiziksel değil aşksal bir eylemdir. Onların aşkında emek var. Koca yürekleri vardır. O koca yüreklerinde sıcacık bir sevgi vardır. Her şeyi herkesi kucaklayan. Cesarettir, aşklarının ismi. Sevdi mi korkmazlar. İnkâr etmezler. Ve sevdikleri şey için kendilerini feda etmeyi, ceza çekmeyi umursamazlar. Hep yüzlerindeki tebessüm, sıcak ve heyecanlıdır onca zulme rağmen. Şairin de dediği gibi;

“Birazda serüvendi yaşamak

belki yatkındı büyük yolculuklara

ki serüvenler daima büyük aşklar

ve büyük yolculuklarla başlar”

Platforma, makaslıya nasıl bağlayacağım bilmiyorum. Sizde meraklandınız. Valla bunu da bağlamayalım. Gezelim, görelim, eğlenelim ama bir yere de bağlamayalım. Hem bugün Cumartesi. Havada güzel. İstanbul’da deniz bir başkadır. Gidip deniz kenarında seyyar çaycıdan bir bardak çay içelim -lezzetli oluyor çayları- sonra Jeanne d’Arc’ı düşünelim. Kahramanlarımızı -iç dünyamızdaki- düşünelim. Jeanne d’Arc rüyalarını yaşadı. Bizde güzel rüyalar ve düşler kuralım. Düşlerimiz olursa umudumuz da olur. Hayat sadece çalışmakla almak-satmakla veya rutin şeylerden ibaret değildir. Duygularımız ve düşüncelerimizle daha da anlamlı olmaktadır. İnsan olmanın anlamı budur. Özleyelim, hatırlayalım, yaşayalım. Sonra çocuklarımızı düşünelim. Geçmiş ve geleceğimiz bizim en büyük ilacımızdır. Ve yaşamda ışık olabilecek değerlerimizi unutmayalım. -Bak bu güzel oldu-

Read more

PANFİLOV ÇAY DEMLERKEN

Yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Kulakları çınlasın bir arkadaşımın ısrarıyla okumuştum. Önceleri kelimeleri anlamak bir zor olmuştu. Kelimelerin karmaşasından cümleleri ve konuyu kaçırıyordum. Neyse okudukça aksanımızıda baya düzelti. Hatta anneme “mami” demeye başladım. İlerleme vardı.

Sevmem kış aylarını hele hiçbir işin gücün yoksa ve bir yerden haber bekliyorsan o kış günleri daha bir katmerleşip kapkara cehennem oluyor resmen. Camdan baktığında sadece bahçedeki ağaçlar, arabaların durmaksızın geçişleri ve buharlı camlar.

Sıkıcı bir günde beklemekten başka çarenin olmadığı anlarda elinizde ne varsa onla uğraşırsınız. Bende de bu kitap vardı. Moskova Önlerinde / Volokolamsk Şosesi kitabı.

Kitap baya etkileyici ve gerçekçi bir dille yazılmıştı. O ismini okurken zorlandığınız kişiler sizin birer dostunuz, aileden biri hatta kahramanınız oluyor. Onu hayal ediyorsunuz. Sıkıştığınızda “o acaba burada ne yapardı” diye düşünürsünüz. İşte öyledir bu kahramanlar. Kitabın çok kahramanı vardır ama aradan yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına rağmen hala hatırlarım General Panfilov’u.

Moskova Önlerinde adlı eserden tanıdığımız General Panfilov, bölük komutanlarını toplamış ve onlarla savaşın çok kritik bir anını harita üzerinde tartışmaktadır. Karargâhla, tüm hatların kopması durumunda yönetimi nasıl sağlayacaklarını sorar:
“‘E, arkadaşlar, hiçbir bağlantınız yoksa bölükleri nasıl yöneteceksiniz?’ Biraz oyalandı. ‘Her şeye karşın yönetim olacak. Ve ne ile biliyor musunuz? Görevi açık ve tam anlamakla. Görevi anlıyor musunuz?’
(…)
‘Evet, sanırım burada bu söz yerinde olacak… Ne yapmak zorunda olduğunu bilirsen yönetim de olacaktır. Eğer görevin ne olduğunu bilirseniz ayrı gruplar halinde de çarpışabilirsiniz. Telefon olmasın, bağlantı olmasın, savaş yine de yönetilecektir…’”(Moskova Önlerinde-Aleksandr Aleksandroviç Bek, s:242, abç.)

Burada elbette olaya savaş olarak değil günlük yaşama da uyarlayabiliriz. Önemli olan orada bir komutanın sözlerinin esrarengizliği değil sözleriyle hareketinin sonuç yaratması ve sıçrama göstermesidir.

Evet, General Panfilov bir idoldür.

Birde Kazak bir tümen komutanı Momiş Uli vardır. Bu kahramanlığın yazılmasında büyük payı vardır. Yazarla Momiş Uli arasında bir diyalog geçiyor. “Ve inanmıyor sıradan bir insanın savaştaki askerin yaşadığı duyguyu yansıtabileceğine. Yazar çok çalışıyor onu ikna etmek için. Ve en sonunda ikna ediyor. Momiş Uli’nin söylediklerini doğru yansıtamazsa birinci bölümde sağ kolunu ikinci bölümde sol kolunu feda etme pahasına…”

Momiş-Uli, “içgüdülerimiz bize düşman değil, arkadaş olmalılar” der.

 

Tarih derslerinde bu savaşı sadece tarihsel ve sınavlarda işimize yarayacak kadar biliriz. Fakat iyi bir “kalem” de iyi bir “dil” de o kadar etkileyici ve mükemmel oluyor ki kendinizi alamıyorsunuz.

Kitabı baya anlattık. Kitapta kendinden bahsettiriyor yani. O cinsten bir kitap. Bazen o kadar daralıyor, kasılıyor ve sıkışıyoruz ki bir kahraman, bir örnek, bir model arıyoruz kendimize. En büyük sorunumuzda sosyal deşarj eksikliğimiz veya bilgi birikim desteği oluyor. Her insan her şeye yetemiyor. Toplumun en küçük ilişkilerinden en büyük ilişkilere kadar hep bu sıkıntı vardır.

İşyerlerinde ise had safhadadır. İnisiyatif almak, inanmak, ortak amaca hizmet etmek mutlak ve mutlak zafere inanmak…

Bencilleşen ve sınıf bilinci olmayan toplumlarda maalesef bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Yaşadığımız bu koşullarda, ekonomik alanda her türlü sıkıntının nüksettiği bu ortamda firmaların çoğunun kriz içerisinde kıvranmasının en büyük sebeplerinden biri de nitelikli kadroların ve lider özelliklerdeki yöneticilerinin olmamasıdır. Ekonomik alt yapı güçlü olduğunda “çarkı döndürmek elbette kolay” fakat kriz anında “kriz masası” etrafına oturtacağın adamların sonuç değil sorun olması krizi daha da bir hızlandırır.

Moskova Önleri kitabını bir kez daha okuma dönemi gelmiş sanırım.

Ve tabi ki bu cephenin komutanı General Panfilov. O ki Almanlar sadece bir kaç kilometre ileride tanklarıyla gelirken subayından dost sohbeti edasıyla en ince ayrıntısına kadar yaşadıklarını öğrenmeye çalışacak kadar askerine önem veren ve ona çay verirken çayın nasıl güzel demlenebileceğini anlatacak kadar soğukkanlılığını koruyan bir komutandır.


“Yaşama içgüdüsü yaşamayı koruma çabası, doğanın ilk davranışıdır. Sadece kaçmakla doğmaz bu içgüdü başka türlü de belirebilir. Vahşi bir güç haline gelebilir. Canlı yaratık saldırıya uğradığı zaman savaşır, dövüşür, tırmalar ve kendi varlığını savunmak için saldırır .” (General Panfilov)

Read more

SUN-TZU CUMARTESİLERİ NE YAPAR?

Bugün yine günlerden Cumartesi. Bilirsiniz sizlerle cumartesi ayrı bir hukukumuz var. Nedir mi? Ne olacak tabi ki benim serbest yazılarım. Ben yazma özentisi olan fakat yazıp yazmama arasında kalmış bir kulum. Naçizane tarifim budur.

Sizlere bu satırları yazarken radyoda dinlendiren, huzur veren ve şefkati barındıran bir kadın sesi yükseliyor. “Karadır kaşları” diyor. Sözlere mi takılsam “Lokman hekim gelse yaram azdırır -yaramı sarmaya yar kendi gelsin-” yoksa söyleyene mi? Bir kimliği, duruşu vardır. Onu dinlerken Pir Sultana, Bedrettin’e, Musa Amcaya, çocuklara, güneşin ilk Işıklarına, Aze’ye, Kara Kaşlara vs. gidersiniz. Alır götürür sizi. Çok meraklanmayın bahsettiğim kişi İlkay Akkaya’dır. Bu aralar sağlık sorunları yaşıyormuş. Çok üzüldüm. Acil şifalar diliyorum. Umarım bir an önce toparlanır veya toparlanmıştır.

Ne demiştik? Sun-Tzu. Kitabının ismi Savaşma Sanatı. 2500 yıl önce yaşamış. Fakat hala konuşuluyor stratejileri, sözleri. Hani sosyal medyada meşhur, alımlı, kulağa hoş gelen kelime pazarı yaptığımız sözlerimiz var ya. Her şeye yazarız. Her konuda bir intikam, bir hazımsızlık, bir laf sokma, bir kabullenmeme ve “günü geldiğinde…” gibi imalı sözleri kullanırız. Aralarından çok güzel kelimeler ve sözlerde çıkmıyor değil. Zaten bu akıllı telefonlar ve gelişen sosyal medya bağımlılığı ile baya baya şair, edebiyatçı, yazar, laf ebesi, ebesini seven kalemşorlar ve yönetmenler,- taş çıkaracak cinsten- fotoğraflar,  “selfieciler” yetiştireceğiz. İnanır mısınız olimpiyatları seyrederken yarışmacılarımıza hiç rastlamıyorum. Çünkü genelde ilk turlar geçmiştir ve elenenler arasındadır bizimkiler. Futbol da hala bu kadar “para pula rağmen” Andora maçını zor kazandık. Moldovya’yı yenerken bir kez daha “Avrupa Fatihi ilan ettik” kendimizi.

Amatör sporlarda bir nebze ilerleme var fakat o da nereye kadar. Alttan gelecek bir organizasyonu destekleyecek finans kaynağı kalmamış futbola harcamaktan.

Bir tek PARALİMPİK sporcularımızı kutluyorum. Onları seyrederken göğsüm kabarıyor. Hayranlıkla bakıyorum. O nefes alışlarını hisseder gibi oluyorum. Yüzümüzü de bir onlar güldürüyor. Futbolda ki başarıları ortada. Yüzme de baskette, neler yaptıklarına şahidiz. Çünkü ciddi yapıyorlar işlerini. Toplumda fark edilmek için değil. Onlar birer eylemci, devrimcidir. Çünkü onlar sadece kendilerini değil, farkındalıklarını kendi adlarına değil kendileri gibi olan “engelsiz yaşamı” hak eden herkesin sesi olmaya çalışıyorlar. Bu kadar kıt imkânla, sadece kendilerine biçtikleri misyondan dolayı çabalarıyla bu başarıları elde ediyor ve tüm ülkeyi sevindiriyorlar. Bravo size engelsiz yaşamı isteyen çocuklar.

Konumuz sosyal medyadaki başarılarımızdır. Sporu bilmem ama sosyal medya olimpiyatlarında ben en az yarı final diyorum. Altı olmaz. Final hiç zor değil. Çok yetenekliyiz çok.

Size Sun Tzu’ dan biraz kısas yapalım;

Sun Tzu, milattan önce 6. Yüzyılda yaşamış olan Çinli bir komutan, filozof ve askeri stratejisttir.

Onun “Harp Sanatı” ya da “Savaş Sanatı” olarak anılan ölümsüz eseri, zaferi kazanmak için savaşa nasıl hazırlanmak gerektiğini ve savaşın nasıl yürütülmesi gerektiğini inceleyen bir eserdir.

Çin Edebiyat tarihinin en uzun süre hayatta kalan eserlerinden biri olan Savaş Sanatı, yıllar boyunca Çin askeri stratejisinin önde gelen eserlerinden biri oldu.

Savaş Sanatı, Batı dillerinden önce Fransızcaya 18. Yüzyılda, daha sonra İngilizce ’ye 20. Yüzyılda çevrildi. Ardından birçok Batı diline çevrilerek Çin dışında da oldukça önemli bir eser durumuna geldi.

Savaş Sanatı, yazılmasının üzerinden yaklaşık 2500 yıllık bir süre geçmiş olmasına rağmen bugün sadece savaş alanında değil; kazanmanın ve kaybetmenin olduğu hemen hemen her alanda önemli dersler sunmaktadır.

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eserinde verdiği tavsiyeler, politika, hukuk, iş dünyası, ekonomi ve spor gibi birçok alanda uygulama alanı bulabilecek niteliktedir. Kitabın bu özelliği, Savaş Sanatı’nı basit bir askeri strateji kitabı olmanın çok ötesine taşımaktadır.

Sun Tzu’nun hayatı hakkında çok az şey bilinmekle birlikte, onun Çin’in en çatışmalı dönemlerinden birinde (Savaşan Devletler Dönemi, M.Ö.403 – M.Ö. 221) yaşadığı ve kitabını da bu dönemde yazdığı düşünülmektedir. Dolayısıyla yazarın birçok önemli savaş deneyimi yaşamış olması muhakkaktır.

Bu kitap ve sözler aslında günlük yaşamda bile bize yarayabilecek derinlikte ve felsefededir.

En önemli 30 Taktik ;

  • Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha yakın.
  • Gücü kendinde, zayıflığı düşmanında ara.
  • Düşmanının güçlü yanından sakın, zayıflıklarına saldır.
  • Çok konuşmayarak, gizliliği güven altına almak; dimdik durup, adaletli olarak disiplini sağlamak komutanın görevidir.
  • Taktik olmadan strateji, zafere giden en yavaş yoldur. Strateji olmadan taktik, yenilgi öncesi yapılan gürültüdür.
  • MükemmeIIik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.
  • Bütün savaşlar aldatmaca ve şaşırtmalara dayanır.
  • Düşmanı hor görüp planlamayı ihmal eden, düşmana esir düşmeye mahkûmdur.
  • İnsanlar bir kez birleştiler mi, cesurlar tek başlarına ilerleyemez, korkaklar ise tek başlarına geri çekilemezler.
  • Rakibinizin değer verdiği bir şeyi ele geçirin o zaman sizin iradenize teslim olur.
  • En büyük ustalık zayıf ve beceriksiz gözükmektir.
  • Planlarınız gece gibi karanlık ve aşılmaz olsun, harekete geçtiğinizde şimşek gibi çakın.
  • Kendi duygularına kapılıp, silaha sarılma.
  • Sevilmeyen bir komutan ulus için yararlı, orduya da önder olamaz.
  • Uzun savaştan fayda görmüş bir ülke yoktur.
  • Düşmanı bildiğiniz kadar kendinizi de biliyorsanız, zafer konusunda şüpheniz olmasın.
  • Rüzgâr kadar hızlı, orman kadar yoğun olun.
  • Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.
  • İlk davranan olmaktansa bekleyip izlemek daha iyidir. Bir adım ilerlemektense iki adım geri çekilmek daha iyidir. Bunun adı ilerlemeden ileri gitmektir. İki büyük güç karşı karşıya geldiğinde; zafer yol vermeyi bilenin olacaktır.
  • Savaş ateş gibidir. Sen söndürmezsen, o kendini yakar tüketir.
  • Ve durum kritik değilse savaşmamalıdır.
  • Nasıl ki suyun sabit bir şekli yoktur, savaşta da sabit şartlar yoktur.
  • Zorlukları bertaraf edenler, daha zorluk meydana çıkmadan tedbirini alanlardır. Düşmana galip gelenler düşmana hazır olmadan saldıranlardır.
  • Askeri bir birliğin belli bir kalıbı olamaz, su gibi olur. Suyun da belli bir kalıbı yoktur. Zaferi kazanma yeteneği düşmana göre değişim göstermek ve koşullara adaptasyondan geçer. Buna deha denir.
  • Önemli olan düşman kuvvetlerinin stratejisini bozmaktır, savaşa tutuşmak değil.
  • Herkesin bildiğini bilmekten öteye gidemeyen bilgi işe yaramaz.
  • Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilmezsen, her savaşta tehlikedesin.
  • Bir üstünlük gördükleri halde bundan yararlanmıyorlarsa bitkinler demektir.
  • Fırsatlar kovalandıkça katlanır.
  • İnsanların içindeki kötülük tohumlarını doğruluğa, talihsizliği kazanma hırsına dönüştürmek dünyanın en zor işidir.

“Sun-Tzu Cumartesileri Ne yapar?”

Yazının başlığına bakmayın siz. Bu kadar düşünmüş; yazılar, stratejiler düşünmüş birinin günlere, aylara takılmadığını tahmin edebiliriz. Fakat ben bu Cumartesi Sun-Tzu’yu düşünerek geçirdim. Ne de güzel oldu Cumartesi, Cumartesi…

 

Read more

ELEKTRİK DÜNYASI DERGİSİ İLE ÖZEL RÖPORTAJ

Erhan Avşar: ‘Hayatınıza Değer Veriyoruz’

Yetkilimiz Erhan AVŞAR ile Elektrik Dünyası arasında geçen özel röportaj ayrıntıları…

Kısaca firmanızı tanıyabilir miyiz?

Boğaziçi Platform hidrolik sistem ekipmanları ve Personel yükseltici platformlar imalatı işi ile uğraşmaktadır. Firmamız Türkiye’nin 1996 yılında hidrolik sisteme geçişi ile beraber bu sektörde kendine yer buldu. 1996 yılından 2000 yılına kadar personel kaldırma platformu imalatı  ve kiralaması konusunda hizmet verdi. Kendi firmasını 2000’li yılların sonlarına doğru kurdu. 2000’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de hızla üretimi artan hidrolik kaldırma elemanları sistemlerine yeni bir boyut getirmek amacıyla üretim yapmaya başladı. Üretimini yapmaya başladığı ürünler arasında; Personel Yükseltici Platformu, Hidrolik Asansörler, Araç Asansörleri,  Engelli Asansörleri  ve eklemli platformlar yer alıyor. Firmamız son üç yıldır da kiralama işine ağırlık vermeye başladı.  İş makinaları kiralaması konusunda ciddi yatırımlar yaptı. Özellikle personel kaldırma platformları konusunda Amerika ve Finlandiya’dan ciddi ithalatlar yaptı. Su an firmamızın makine parkında çok sayıda  personel kaldırma platformu bulunuyor. Mesela Türkiye genelinde 35 tane eklemli platform varsa bunun 10 tanesi bizim firmamızda. Türkiye’de sadece 15 tane örümcek platform var ve bu platformların 3 tanesi bizde. Firma olarak piyasada az bulunan spesifik ürünlere yatırım yaptık. Bununla beraber araçlı sepetli platform kiralama işi yapıyoruz. Firmamızın genel anlamda sektör içerisinde hatırı sayılı bir yeri vardır. Yıllardır sektörle o kadar iç içeyiz ki mesela; Platformlarla ilgili ilk dergiyi biz çıkardık. Yine sektörle ilgili ilk gazeteyi biz yayına hazırladık. Bu yayınlarla sektörün sadece imalat ve kiralama boyutu ile değil ekonomik, kültürel ve iş güvenliği konuları ile de ilgilenmeye başladık ve bu konularda sektörümüzü bilgilendirmeye başladık.

 

Ürünlerin kullanım yerleri ve müşterilere sağladığı kolaylıklarla ilgili okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

2014 yılından sonra iş güvenliği ve sağlığı yasasında yapılan değişiklikler ve devletin aldığı bir takım yaptırımlar sonucunda 3 metreden yüksek yerlere merdiven kurulması yasaklandı. Durum böyle olunca firmalar personel yükseltici platformlar kullanmaya başladılar. Personel yükselticilerinin kullanılması birlikte firmalar hem zamandan tasarruf etmeye başladılar hemde kaza riskini en aza indirmiş oldular. Platform yükselticilerini başta elektrikçiler olmak üzere; İnşaatçılar, tabela reklamcıları, ısıtma soğutma sistemi kuran firmalar, aydınlatmacılar, temizlikçiler ve peyzajcılar kullanıyor. Ayrıca az önce bahsettiğim herkeste olmayan örümcek platformlar ise daha özel işlerde daha spesifik işlerde kullanılıyor bizi diğer firmalardan ayıran en büyük özelliğimiz bu tür özel platform yükselticilerine sahip olmamızdır.

 

Peki müşterilere nasıl ulaşıyorsunuz?

Biz firma olarak 2016 yılından beri bir kadrolaşma sürecine girdik. Bu anlamda profesyonel insanlarla tanıştık. Mesela bir kamu kuruluşunda belediyede başkanlık yapmış bir arkadaşımız bizimle çalışıyor. General Elektrik’te üst düzey yöneticilik yapmış bir arkadaşımız bizimle birlikte çalışmaya başladı. Bu bahsettiğim arkadaşların kurmuş olduğu bir satış örgütlenmesi var. Bu arkadaşlarımız tarafından yazılı ve görsel medyaya ilanlar verildi. Aynı zamanda günümüzde çok popüler olan sosyal medya reklamlarına ağırlık verdik. Ayrıca müşterilerin referansları da bize çok sayıda müşteri kazandırdı. Bütün bu çalışmalar sonucunda ve elimizde bulundurduğumuz özel platformlar sayesinde sektörümüzün en çok tercih edilen ve bilinen firması arasında yerimizi aldık.

 

Müşteriler kiraladıkları ürünler konusunda yeterince bilinçliler mi?

Elbette içlerinde bilinçli olanları var ancak genelde çok fazla bilinçli oldukları söylenemez. Çoğu müşteri yükseltici platformların sepetli ve makaslı platformlardan oluştuğunu zannediyor. Bu yüzden biz müşterinin platformu kullanacağı yerde tespit yaparak müşterinin ihtiyacına uygun platformu kiralamalarına yardımcı oluyoruz. Aslında firmalar üç yıldır bu konuya profesyonelce yaklaşmaya başladılar zamanla müşterilerin platform yükselticileri konusunda daha da bilinçleneceklerine inanıyoruz.

 

Devletten yeterince destek alıyor musunuz?

Bırakın destek almayı her an nefeslerini ensemizde hissediyoruz. Bırakın bizi bizim sektörümüzde hiç kimsenin destek aldığını görmedik. Kosgeb destekleri için başvuruda bulunuyoruz ve bu destekleri vermemek için yüzlerce bahane buluyorlar. Bu nedenle üretici devletten beklenti içine girerse iş yapamaz. Maalesef Türkiye’nin genel kaderi bu. Biz firma olarak bu işi kendi imkanlarımızla kurduk ve kendi imkanlarımızla da işimizi büyütmeye makine parkımızı geliştirmeye devam ediyoruz.

 

Son olarak kısa ve orta vadedeki hedeflerinizden bahseder misiniz?

Orta vadedeki hedefimizde makine parkımıza yeni makinalar eklemek var. Şu anki filomuzda bulunan platform sayısını 2 sene içerisinde iki katına çıkarmayı hedefliyoruz. Bizim ürün portföyümüzde yük asansörleri var ve bu konuda kendimizi daha fazla geliştirip ürün özelliklerini daha da artırıp bu ürünle ilgili ihracat yapmayı hedefliyoruz. Bu nedenle Hedef kitlemize uygun fuarlara katılıyoruz ve bu fuarlarda ürünlerimizi tanıtıyoruz.

 

Boğaziçi Platform Yetkilisi

Erhan AVŞAR

Read more