ZORBA MI, KÂĞIT FARESİ Mİ?

Garson bakar mısın?”dedi biri. Koştum “buyurun ne arzu etmiştiniz.” Siparişlerini verdiler. Ben o sırada başka işlerle uğraşıyor, diğer masalara yetişmeye çalışıyordum. Birden o masa bir şey daha istedi. Ben yine koştum aynı terbiye ve ahlakla siparişlerini aldım. Çok kibarlardı. Baya da insani yaklaşıyorlardı. Bulunduğumuz mekân aslında turistlik bir mekândı. Türk müşteriler çok gelmezdi. Onları öyle Türkçe konuşan görünce kendimizi “memlekette hissettik”.

Masanın üstünde kâğıtlar çıkmaya başladı. Baktım göz ucuyla üzerinde karalanmış şiirler var. Hatta arkadaşlarıyla şiir tartışıyorlar kendi aralarında. Şiir olunca dikkatimi çekti. Böyle müşteri çok gelmezdi. Neyse. Uzatmadan tartışma sırasında birbirilerine şiirin içeriğini hatta şiirsel soru cevap yapmaya başladılar. Biri, bir şiirden dize okudu. Diğeri cevap veremedi. -Dilim kopsaydı da orada lafa karışmasaydım- şairi söyledim. Dönüp bana baktılar. Göz göze geldiğimizde “ne oldu” der gibi baktım. Biri “ilgileniyor musun şiirle” dedi. “Hayır, ilgilenmiyorum, tesadüfen bildiğim şiirdi” dedim fakat çok inandırıcı olmamıştı ki bana ”acaba” der gibi baktılar.

Neyse ortalıkta boşken ben izin alıp yanlarına oturdum. Başladık konuşmaya. Yazdıkları şiirleri okudular. Açıkçası tarzım olan ve dinleyebileceğim nitelikte şiirler değildi fakat emek vermeleri ve şiirle uğraşmaları beni etkilediğinden onların heyecanını seyrediyor ve takdir ediyordum. Biz işi biraz abarttık. Şiirden klasiklere, tarihe, sosyolojiye girdik. Muhabbet ilerledikçe. Sürekli bana “gerçekten sen burada garson musun” diyorlardı. Bende yadırganacak bir şey olmadan “evet” diyordum her defasında.

Tekrar görüşmek istediler. Elimi sıkıca tutup “kendimizi bir film sahnesinde gibi hissettik. Kâğıt toplayıcının karate hocası olması gibi bir film.” dedi gülerek.

Evet, hayatımız bir film gibiydi. Herkesin bir filmi bir senaryosu bir “karartılmış” “RTÜK engelli görüntüsü ve sesi vardır. Hiç tahmin etmediğimiz yaşamlardan etkilenebilecek hikâyeler duyabiliyoruz. O iki genç  -yaşlarımız biriyle yakındı- ön yargılarının etkisiyle insanları sınıflandırıyorlardı. Hepimiz aslında bir önyargı ve yargı içerisindeyiz.

Aynı Nikos Kazancakis’in ZORBA kitabındaki gibi. Yazar patronla bir işçinin arasından geçenleri konu ediyor.

“Kâğıt faresi” diyor zorba patronu için. Patron mürekkep yalamış ve kendini kitaplar içerisinde sıkıştırmış, yaşamdan kopmuş, hayatı teoriden ibaret zanneden biridir. İşlerini yaptırmak ve maden de çalıştırmak için yanına aldığı bu adam aslında “Kâğıt Faresinin” hayatını değiştirir.

Patron bildiği tüm kitabi bilgileri, Zorba’yı tanıdıktan sonra değiştirir.

Ne ben Zorba’ yım ne de “Kâğıt Fareleri”ni eleştiri bir durumumuz var.

Yaşamda bazı karakterler akıllarda o kadar kalır ki bu ister yazarın kurgusu, ister anlık olaylarda çevremizde beklemediğimiz söz ve eylemi gerçekleştiren insanlar hafızalardan silinmiyor.

ZORBA’NIN BAZI HAYATA DAİR SÖZLERİNİ PAYLAŞALIM;

1 –  Saçma ha? Ayıp! İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz, ama hâlâ katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tuh suratımıza!

2 –  Hayır, özgür değilsin, dedi. Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar!

3 En çok sevdiğin yemek hangisidir, babacığım?

– Hepsi, hepsi oğlum. Şu yemek iyidir, öbürü kötüdür demek büyük günahtır.

– Neden? Bir seçme yapamaz mıyız?

– Hayır efendim, yapamayız.

– Ama neden?

– Çünkü aç olan başka insanlar var. Utanarak sustum. Yüreğim bu kadar incelik ve acıma gücüne hiçbir zaman ulaşamamıştı benim.

4 –  Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunanlı’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış, ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum. Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum.

5 – Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyor.

6 – Sana söylüyorum patron, bu dünyada bütün olanlar haksız, haksız, haksız! Ben, ufacık kurt, ben çıplak salyangoz Zorba, hiçbir şeyin altını imzalamıyorum! Neden delikanlılarla genç kadınlar ölsün de hurdalar kalsın! Küçük çocuklar neden ölsün?

7 – Ay ışığında Zorba ‘ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, vücudunun ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin, uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip nasıl Zomba’yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim.

8 – Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Ama ben, bu Girit kıyısında mutluluğu yaşıyor, üstelik mutlu olduğumu da biliyordum.

9 – İyilikten dolayı sevinmem, kötülükten dolayı da üzülmem; Yunanlıların İstanbul’u aldığını öğrensem, Türklerin Atina’yı almasıyla aynı şeydir bu benim için.

10 – Ben, her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım: Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisinin senin, hangisinin benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık diyoruz.

 

Zorba karakteri, bir örneklemedir. Ön yargılarımızı bırakalım ve insanları renk, ırk, din, mezhep olarak değil de Zorba’nın yaptığı gibi “iyi mi, kötü mü” diye değerlendirelim.

Çünkü asıl olan insandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir