Archives for Eylül 2019

JEANNE D’ARC’IN RÜYALARI

Tarihte, günümüzde hep kahramanlardan bahsedilir. Ne hikmetse kahramanlık deyince akla hep erkekler gelir. Kadın kahramanlar çok az sayıda veya hafızadadır. Tüm sosyal katmanlarda ve dönemlerde -İlkel komünal, Köleci, Feodal, Kapitalist- hep erkek ön planda ve “güç” onda sembolize edilmiştir. Burada size kadın erkek eşitliği, feminizm üzerinde durmayacağım. Kaç satır yazı yazabilirim ve bu yazıda konu haricinde, bahsettiğim ve rahatsız olduğum konu hakkında içimdekileri kusayım. Sadece sinirlenebilirim. Öyle de yapıyorum şuan.

Kadın kahramanlardan bahsederken Jeanne d’Arc’dan bahsetmemek olmaz.

Jeanne d’Arc (Jan Dark) 1412 yılında Domremy’de bir köyde doğdu.

Tam anlamıyla bir savaşın ortasına doğmuştu. Zira o yıllar, Fransaİngiltere arasında cereyan eden Yüzyıl Savaşlarının en kanlı dönemleriydi. Denizde muazzam kuvvetli olan İngilizler her taraftan bastırıyor, Fransızlar ise sonuna kadar topraklarını savunmaya çalışıyordu.

Daha 12 yaşlarına geldiğinde, meşhur Hristiyan azizelerinin rüyalarına girdiğini söylemeye başladı.

Jeanne d’Arc rüyasına giren azizelerin, ona ülkesini İngilizlerden kurtarabileceğini söylediklerini belirtiyordu. Bu beyana göre Jeanne d’Arc bir nevi seçilmiş, kutsal bir kurtarıcıydı.

16 yaşına geldiğinde evden kaçarak Fransa Kralı VII. Charles’ın huzuruna kadar gitti.

Din adamları birkaç sorgudan sonra Jeanne d’Arc’ın gerçek bir kutsal kurtarıcı olduklarına inanmışlardı. Emrine birkaç asker verilerek savaşa katılmasına müsaade verildi. Gerçekten de 1429 yılında İngiliz işgalindeki Orleans’ı geri almaya muvaffak oldu.

Orleans’ın geri alınmasındaki başarısı ona büyük bir şöhret kazandırdı.

Herhangi bir kadının bu denli başarılı bir savaşçı olabilmesi pek mümkün değildi. Fakat Jeanne d’Arc çok iyi bir savaşçı haline gelmişti. İnsanların güvenini ve saygısını da kazanmıştı. Artık Fransa yükselişe geçmişti.

Ne yazık ki Jeanne d’Arc için aynı şey söz konusu değildi. Birkaç başarılı zaferden sonra başına çok kötü bir şey geldi.

23 Mayıs 1431’de İngilizler tarafından yakalandı. Kısa süreli tutsaklığın ardından yargılanmak için engizisyon mahkemesi karşısına çıkartıldı.

Engizisyon Jeanne d’Arc’ı dinsizlikle suçluyordu.

Mahkemeye göre o erkek kıyafetleri giyerek savaşmaya çalışan, gaipten sesler duyan bir kâfirdi. Yargılama sonucunda idam cezasına çarptırıldı. Günahlarının cezası olarak diri diri yakılmasına karar verildi. Yeni doğan bir özgürlük savaşçısı iken birden ölüme mahkûm edilmişti.

Jeanne d’Arc 30 Mayıs 1431 günü Rouen kentinde büyük bir kalabalığın önünde diri diri yakılarak ölüme terk edildi.

Bu şekilde hayata veda ettiğinde daha henüz 19 yaşında bir genç kızdı. Fakat Jeanne d’Arc’ın yaptıkları hiçbir zaman Fransızların hafızalarından silinmedi. 1436’da Paris, İngilizlerden geri alındı. 1444’te imzalanan antlaşmayla da Normandiya bölgesi Fransa‘nın eline geçti. 1453’te Yüzyıl Savaşları sona erdi. Jeanne d’Arc ise kutsal bir azize olarak hafızalarda yer edindi ve daima anılır oldu.

Kısaca hayatı budur. Hayatı ve kahramanlığı bizim şuan en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir. Hem kadın önderliği hem duygularının temizliği ve o güzelliğini -çok güzel olduğu söyleniyor-  bir ev, çocuk ve erkekle evliliğe değil toplumsallaşmaya ve halkının menfaati için çabalamış biridir.

Platform sektöründe çok isterdim bir kadın yoldaşımızın, meslektaşımızın olmasını.

Kadın, her dinde değerlidir. Cennet onların ayakları altında olduğu bile söylenmiştir. Üreme ve çoğalma kadın sayesinde olmaktadır. Yaşamın olmazsa olması ve kutsallığıdır.

Jeanne d’Arc, hem küçük yaşta hem de feodalizmin en yoğun olduğu dönemde tercihini içinden gelen sese göre tercih etmiştir.

Bize de Jeanne d’Arc’lar lazımdır. Bugün belki tıkandığımız nokta da kahramanları daha bir anar olduk. Yaşamımızın her alanında bize, bizden -insan olarak- örnek olacak ve modelleme yapabileceğimiz kahramanlar gerekir. Onları toplumdan ayıran en büyük özellik yaptıklarıdır. Hepsi etten, kandan, sudan oluşsa da anne babaları olsa da kahramanlık fiziksel değil aşksal bir eylemdir. Onların aşkında emek var. Koca yürekleri vardır. O koca yüreklerinde sıcacık bir sevgi vardır. Her şeyi herkesi kucaklayan. Cesarettir, aşklarının ismi. Sevdi mi korkmazlar. İnkâr etmezler. Ve sevdikleri şey için kendilerini feda etmeyi, ceza çekmeyi umursamazlar. Hep yüzlerindeki tebessüm, sıcak ve heyecanlıdır onca zulme rağmen. Şairin de dediği gibi;

“Birazda serüvendi yaşamak

belki yatkındı büyük yolculuklara

ki serüvenler daima büyük aşklar

ve büyük yolculuklarla başlar”

Platforma, makaslıya nasıl bağlayacağım bilmiyorum. Sizde meraklandınız. Valla bunu da bağlamayalım. Gezelim, görelim, eğlenelim ama bir yere de bağlamayalım. Hem bugün Cumartesi. Havada güzel. İstanbul’da deniz bir başkadır. Gidip deniz kenarında seyyar çaycıdan bir bardak çay içelim -lezzetli oluyor çayları- sonra Jeanne d’Arc’ı düşünelim. Kahramanlarımızı -iç dünyamızdaki- düşünelim. Jeanne d’Arc rüyalarını yaşadı. Bizde güzel rüyalar ve düşler kuralım. Düşlerimiz olursa umudumuz da olur. Hayat sadece çalışmakla almak-satmakla veya rutin şeylerden ibaret değildir. Duygularımız ve düşüncelerimizle daha da anlamlı olmaktadır. İnsan olmanın anlamı budur. Özleyelim, hatırlayalım, yaşayalım. Sonra çocuklarımızı düşünelim. Geçmiş ve geleceğimiz bizim en büyük ilacımızdır. Ve yaşamda ışık olabilecek değerlerimizi unutmayalım. -Bak bu güzel oldu-

Read more

PANFİLOV ÇAY DEMLERKEN

Yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Kulakları çınlasın bir arkadaşımın ısrarıyla okumuştum. Önceleri kelimeleri anlamak bir zor olmuştu. Kelimelerin karmaşasından cümleleri ve konuyu kaçırıyordum. Neyse okudukça aksanımızıda baya düzelti. Hatta anneme “mami” demeye başladım. İlerleme vardı.

Sevmem kış aylarını hele hiçbir işin gücün yoksa ve bir yerden haber bekliyorsan o kış günleri daha bir katmerleşip kapkara cehennem oluyor resmen. Camdan baktığında sadece bahçedeki ağaçlar, arabaların durmaksızın geçişleri ve buharlı camlar.

Sıkıcı bir günde beklemekten başka çarenin olmadığı anlarda elinizde ne varsa onla uğraşırsınız. Bende de bu kitap vardı. Moskova Önlerinde / Volokolamsk Şosesi kitabı.

Kitap baya etkileyici ve gerçekçi bir dille yazılmıştı. O ismini okurken zorlandığınız kişiler sizin birer dostunuz, aileden biri hatta kahramanınız oluyor. Onu hayal ediyorsunuz. Sıkıştığınızda “o acaba burada ne yapardı” diye düşünürsünüz. İşte öyledir bu kahramanlar. Kitabın çok kahramanı vardır ama aradan yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına rağmen hala hatırlarım General Panfilov’u.

Moskova Önlerinde adlı eserden tanıdığımız General Panfilov, bölük komutanlarını toplamış ve onlarla savaşın çok kritik bir anını harita üzerinde tartışmaktadır. Karargâhla, tüm hatların kopması durumunda yönetimi nasıl sağlayacaklarını sorar:
“‘E, arkadaşlar, hiçbir bağlantınız yoksa bölükleri nasıl yöneteceksiniz?’ Biraz oyalandı. ‘Her şeye karşın yönetim olacak. Ve ne ile biliyor musunuz? Görevi açık ve tam anlamakla. Görevi anlıyor musunuz?’
(…)
‘Evet, sanırım burada bu söz yerinde olacak… Ne yapmak zorunda olduğunu bilirsen yönetim de olacaktır. Eğer görevin ne olduğunu bilirseniz ayrı gruplar halinde de çarpışabilirsiniz. Telefon olmasın, bağlantı olmasın, savaş yine de yönetilecektir…’”(Moskova Önlerinde-Aleksandr Aleksandroviç Bek, s:242, abç.)

Burada elbette olaya savaş olarak değil günlük yaşama da uyarlayabiliriz. Önemli olan orada bir komutanın sözlerinin esrarengizliği değil sözleriyle hareketinin sonuç yaratması ve sıçrama göstermesidir.

Evet, General Panfilov bir idoldür.

Birde Kazak bir tümen komutanı Momiş Uli vardır. Bu kahramanlığın yazılmasında büyük payı vardır. Yazarla Momiş Uli arasında bir diyalog geçiyor. “Ve inanmıyor sıradan bir insanın savaştaki askerin yaşadığı duyguyu yansıtabileceğine. Yazar çok çalışıyor onu ikna etmek için. Ve en sonunda ikna ediyor. Momiş Uli’nin söylediklerini doğru yansıtamazsa birinci bölümde sağ kolunu ikinci bölümde sol kolunu feda etme pahasına…”

Momiş-Uli, “içgüdülerimiz bize düşman değil, arkadaş olmalılar” der.

 

Tarih derslerinde bu savaşı sadece tarihsel ve sınavlarda işimize yarayacak kadar biliriz. Fakat iyi bir “kalem” de iyi bir “dil” de o kadar etkileyici ve mükemmel oluyor ki kendinizi alamıyorsunuz.

Kitabı baya anlattık. Kitapta kendinden bahsettiriyor yani. O cinsten bir kitap. Bazen o kadar daralıyor, kasılıyor ve sıkışıyoruz ki bir kahraman, bir örnek, bir model arıyoruz kendimize. En büyük sorunumuzda sosyal deşarj eksikliğimiz veya bilgi birikim desteği oluyor. Her insan her şeye yetemiyor. Toplumun en küçük ilişkilerinden en büyük ilişkilere kadar hep bu sıkıntı vardır.

İşyerlerinde ise had safhadadır. İnisiyatif almak, inanmak, ortak amaca hizmet etmek mutlak ve mutlak zafere inanmak…

Bencilleşen ve sınıf bilinci olmayan toplumlarda maalesef bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Yaşadığımız bu koşullarda, ekonomik alanda her türlü sıkıntının nüksettiği bu ortamda firmaların çoğunun kriz içerisinde kıvranmasının en büyük sebeplerinden biri de nitelikli kadroların ve lider özelliklerdeki yöneticilerinin olmamasıdır. Ekonomik alt yapı güçlü olduğunda “çarkı döndürmek elbette kolay” fakat kriz anında “kriz masası” etrafına oturtacağın adamların sonuç değil sorun olması krizi daha da bir hızlandırır.

Moskova Önleri kitabını bir kez daha okuma dönemi gelmiş sanırım.

Ve tabi ki bu cephenin komutanı General Panfilov. O ki Almanlar sadece bir kaç kilometre ileride tanklarıyla gelirken subayından dost sohbeti edasıyla en ince ayrıntısına kadar yaşadıklarını öğrenmeye çalışacak kadar askerine önem veren ve ona çay verirken çayın nasıl güzel demlenebileceğini anlatacak kadar soğukkanlılığını koruyan bir komutandır.


“Yaşama içgüdüsü yaşamayı koruma çabası, doğanın ilk davranışıdır. Sadece kaçmakla doğmaz bu içgüdü başka türlü de belirebilir. Vahşi bir güç haline gelebilir. Canlı yaratık saldırıya uğradığı zaman savaşır, dövüşür, tırmalar ve kendi varlığını savunmak için saldırır .” (General Panfilov)

Read more

PLATFORM MU ASANSÖR MÜ? -II

  1. ASANSÖR DİREKTİFİNDE YAPILACAK DEĞİŞİKLİK

Avrupa Birliği Komisyonu ve Üye Devletler, Asansör Direktifi ve Makine Direktifi kapsamları arasındaki sınırın yeterli netlikte olmadığını kabul etmişlerdir. Bundan dolayı, Revize Makine Direktifinin (2006/42/EC) 24(1) maddesi, Asansör Direktifi (95/16/EC) kapsamında bir değişiklik yapılmasını öngörmektedir. Bu değişiklik doğrultusunda Asansör Direktifi (95/16/EC) içerisinde yer alan asansör tanımı aşağıdaki şekilde olacaktır: “ Bu Direktifin amacına yönelik olarak , ‘asansör’ belirli seviyelere hizmet veren, esnek olmayan ve yataya 15 dereceden fazla açı yapan kılavuzlar boyunca hareket eden bir taşıyıcısı olan aşağıdakileri taşımaya yönelik olan bir kaldırma teçhizatını ifade edecektir :

— kişiler,

— kişiler ve mallar,

—şayet taşıyıcı erişilebilir ise sadece mallar, yani bir kişi zorluk olmaksızın içine girebilir ve taşıyıcı içeriden kontrol edilebilir veya taşıyıcı içinde bir kişinin erişiminde bulunan kontrollerde. Sabit bir seyir yolu üzerinde esnek olmayan kılavuzlar üzerinde olmasa da hareket eden kaldırma teçhizatları bu Direktifin kapsamına giren asansörler olarak değerlendirileceklerdir. Bir “taşıyıcı” asansörün insanlar ve/veya malların kaldırılmak veya alçaltılmak için desteklendikleri kısmı anlamına gelir.

Bu Direktif aşağıdakilere uygulanmaz:

— hızı 0,15 m/s den büyük olmayan kaldırma teçhizatları,

— şantiye asansörleri

— kablolu havai hatlar, funiküler dahil,

— özellikle askeri ve polisiye amaçla tasarlanmış ve inşa edilmiş asansörler,

— işlerin yerine getirilebileceği kaldırma teçhizatları,

— maden ocağı vinçlerini, — sanatsal faaliyetlerde icracıları kaldırmak için amaçlanan kaldırma donatıları,

— taşıt araçlarına monte edilmiş asansörler,

— makinelere bağlı kaldırma teçhizatı ve münhasıran iş istasyonlarına makinede bakım ve denetim noktaları dâhil olmak üzere erişim için amaçlananlar,

— kremayer ve pinyonlu trenler,

— yürüyen merdivenler ve mekanik yürüyen yolları..”

29 Aralık 2009 tarihinden itibaren Revize Makine Direktifinin (2006/42/EC) uygulamasıyla birlikte, 0.15 m/s den fazla hızla seyir edemeyen asansörler,*** Asansör Direktifi (95/16/EC) kapsamı dışında kalacak ve dolayısıyla Makine Direktifine (2006/42/EC) tabi olacaklardır. Buna ilaveten, revize edilmiş Makine Direktifine (2006/42/EC), sabit sahanlıklara servis veren kaldırma makineleri ile ilgili belirli riskleri ele almak için Ek 1 bölümünde temel sağlık ve güvenlik gerekleri ilave edilmiştir. Söz konusu Revize Makine Direktifinin (2006/42/EC) 24(2) maddesi, Asansör Direktifinin (95/16/EC) Ek 1’inde yer alan 1,2 bölümüne de bir değişiklik getirmektedir. Buna göre bu tarihten itibaren direktif kapsamındaki her bir asansörün taşıyıcısının kabin olması zorunlu kılınmaktadır.

SONUÇ

Bir üretici veya montajcının piyasaya ürününü arz etmeden önce gerekli uygunluk değerlendirmelerini gerçekleştirerek mevzuata uyabilmesi açısından öncelikli olarak ürününün hangi mevzuat kapsamında olduğunu araştırması ve belirlemesi sorumluluğu bulunmaktadır. Bu doğrultuda, genel olarak kaldırma ve taşıma ekipmanları olarak adlandırılan tesisatların hangilerinin Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında yer aldığının belirlenmesi açısından ilk etapta kapsam dışında yer alıp almadığına bakılmalı, eğer kapsam içinde yer alıyorsa bir sonraki aşamada tanım içerisindeki unsurların değerlendirilmesine geçilmelidir. Söz konusu ürün, Yönetmeliğin asansör tanımı ile ilgili hükümlerinin tamamına uyuyorsa, montajcı ürününün Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında olacağını bilmeli ve uygunluk değerlendirmesi işlemlerini bu yönetmelik hükümlerine göre gerçekleştirmelidir.

KAYNAKLAR (1) Asansör Yönetmeliği (95/16/AT), 31/01/2007 tarih ve 26420 sayılı Resmi Gazete, (2) Asansörler 95/16/EC Direktif Uygulama Rehberi, AYSAD Asansör ve Yürüyen Merdiven Sanayicileri Derneği, Ekim 2007, Cilt Xpress Baskı A.Ş., İstanbul

 

Not: Baya kitabi oldu. Artık okudunuz. Yapacak bir şey yok.

“MMO(Makine Mühendisleri Odası) ‘dan alıntı yapılmıştır.”

Read more

ALKIŞLAR SPEEDOL’A

Speedol firması hidrolik yağ imalatı yapan bir firmadır. Geçmişi çok eskilere dayanır. Yusuf Koçak Bey ile tanışmamız çok eskilere dayanır. Fiilen tanışırdık. Marka zaten bilindik ve kalitelidir. Gel zaman git zaman bu firma ile ortak hukukumuz bir telefonla şekillendi. Arayan kişi çalışan olduğunu ve bir platforma ihtiyacı olduğunu söyledi. Atladık gittik. Yeri gördük. Tesis gerçekten çok güzel… Tahminimizin de ötesinde bir dizayn ve disipline sahipti. Bir kasaba havası vardı tesiste.  Zannedersiniz ormanlar içerisinde doğaya uyum sağlayan bir doğal şekil. Dağ gibi, vadi gibi, nehir gibi…

Yerini yadırgamayan ve yerinde onu yadırgamadığı bir görsellik içerisindeydi. Oysaki içeride bir sanayi imalatı vardı. Ne ses dışarı çıkıyor ne imalatın atık dediğimiz kötü görüntüsünün izine rastlarsınız. Uzaktan baktığınızda kapıdaki araçları görmezseniz dersiniz ki ”boş herhalde”. İşte böyle bir yerde Speedol imalathanesi.

Bizi arayan arkadaşla buluşup keşif yaptık. Ardından sıcak çaylar servis edildi ve sohbet ettik. Sadece dinledik. Hiçbir şey söylemedi kimse. Çayı karıştıran arkadaş sohbet sırasında birden karıştırmayı kesti. Bardağını bıraktı. İçimizden çay içmek bile gelmedi. Moralimiz biraz bozulmuştu. Vedalaşmak istedik fakat bir kez daha yeri görmek istedik. Bu sefer daha detaylı ve hassas ölçülerimizi aldık. Araba da bir tek ses yoktu. Şirkete geldiğimizde sanki hepimiz bu sessizliğin içinde bir iş bölümü toplantısı yapmış gibi işimize koyulduk. Çizimler, imalat yapılacakların listesi, kontrol mercileri ile randevular bir bir halledildi. Sözleşmeyi dahi imzalamadık. Kendi işimiz gibi imzaladık. Karşı  – Speedol – tarafa sadece yapılacak görseller ve teknik bilgiler paylaşıldı. Onlarda hiçbir sorun çıkarmadan kabul ettiler. Ücreti bile konuşmadık.

Nasıl konuşacağız ki. Çalışan bir bayan arkadaşları geçirdiği trafik kazası sonrası sandalyeye mahkûm olmak zorunda kalmış. Tedavi süreci boyunca firma ve sahipleri bir kez olsun desteğini eksik etmemiş ve sağlığına kavuşuncaya kadar hep yanlarında olmuşlar.

Tedavisi bittikten sonra da işine geri gelmesi için ısrar etmişler. Ne kadar büyük bir mutluluk ve incelik… Bununla da kalmamışlar. Arkadaşlarının işini daha rahat yapması için –çalışma alanı 2.katta- bir engelli platformu yaptırmak istemişler.

Yusuf Koçak Bey ile toplantı yaptığımızda kapıyı kapattı ve bize “aman ha kimse duymasın, arkadaşa sürpriz yapmak istiyoruz” derken çok heyecanlıydı.

Bütün işlemleri bitirdik ve hafta sonu girip tüm işleri bir bir hallettik. Hepimiz heyecanlıydık. Çalışma arkadaşları inanır mısınız bizden daha çok heyecanlıydı. Hafta sonu olmasına rağmen yardım etmek için gelenler bile oldu. Her şey bitti. Güzelce boyadık.

Pazartesi arkadaşın sevincini anlattılar – özel işimden dolayı o gün gidemedim – müthiş bir sevinç ve gözyaşı hâkim olmuş.

İnsana değer vermek sözle olmaz. Çalıştığınız insanlarla birlikte ortak paydanın  – işçi/işveren – haricinde insani değerleri de paylaşmak kelimelerle ifade edilmeyecek bir incelik ve insanlıktır. Vicdan sorunudur.

Biz bu vicdanı, sorumluluğu, insanlığı Speedol Ailesinde gördük.

Bu yüzden bir kez daha diyoruz ki ALKIŞLAR SPEEDOL’A

Read more

PLATFORM MU ASANSÖR MÜ? -I

En çok ikilemde kaldığımız kelimelerdendir. Hangisini kullanırız. Tekliflerimizde isimlendirmelerimizde “yük asansörü” deriz. “Ebatları şu olan seyir mesafesi olan bir asansörü kaç paraya yaparsın veya kaç günde imal edersin.” Bizde aynen şunu deriz. “Bu asansör şu fiyata olur”. Asansör şu gün içerisinde imal olur sonra asansörü monte ederiz. Oysa terminolojiyi iyi kullanmak tanımlamaları doğru yapıp doğru sonuca gitmek gerekir.

Çok kitabi açıklamalar yapmadan şunu rahatlıkla açıklayabiliriz ki “Asansör, dikey veya yatay olarak yük ve insan taşımada kullanılan bir araçtır.”

 

31.01.2007 tarih ve 26420 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanan Asansör Yönetmeliğinin (95/16/AT) tanımlar bölümü içerisinde asansör şu şekilde tanımlanmıştır:

 

Belirli seviyelerde hizmet veren, sabit ve yataya 15 dereceden fazla bir açı oluşturan raylar boyunca hareket eden bir kabine sahip olup; a) İnsanların, b) İnsan ve yüklerin, c) Kabine ulaşılabiliyorsa, yani bir kişi kabine zorlanmadan girebiliyorsa ve kabinin içinde bulunan veya kabin içindeki kişinin erişim mesafesinde yer alan kumandalarla teçhiz edilmiş ise, sadece yüklerin, taşınmasına yönelik bir tertibatlardır. Kapsam dışında yer almayan ve binalara ve inşaatlara sürekli kullanım amacıyla monte edilecek bir asansörün, Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında değerlendirilebilmesi için aşağıda detayları verilen şartları sağlaması gerekmektedir.

2.1. BELİRLİ SEVİYELERDE HİZMET VERME

Bu, monte edilecek asansörün, insanların kabine binebileceği veya inebileceği sabit, önceden belirlenmiş düzeyler (katlar) arasında hareket etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Yani kapsama dâhil olacak asansör, sabit ve belirlenmiş en az iki düzey (kat) arasında ulaşımı sağlamalıdır. Belirli yükseklikteki konumlara ulaşmak amacı taşıyan ancak önceden belirlenmiş katlara göre tasarlanmamış asansörler Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamı dışında yer almaktadır.

2.2. SABİT RAYLAR Genel olarak, Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında yer alan asansörlerin kabinleri, esnek olmayan kılavuzlar boyunca hareket etmektedir. Ancak, Yönetmeliğin ikinci maddesinin b fıkrası; sabit raylar boyunca hareket etmese dahi, sabit bir mesafe boyunca hareket eden asansörleri (makas asansörü gibi) de kapsama dâhil etmiştir.

2.3. YATAYA 15 DERECEDEN FAZLA BİR AÇI OLUŞTURAN RAYLAR BOYUNCA HAREKET ETME Asansör Yönetmeliği (95/16/AT), sabit ve yatayla 15 dereceden fazla açı oluşturan kılavuzlara sahip asansörlere uygulanır. Örneğin bu şartları sağlayan eğimli asansörler, bina ve inşaatlara servis veren tesisatlar olup, kablolu tesisat kapsamında düşünülmemelidir. Yatayla açının 15 dereceden düşük olduğu durumlarda bu tip tesisatlar, Makine Direktifi kapsamına girmektedir.

2.4. KABİNE SAHİP OLMA Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında değerlendirilecek her asansörün bir kabine sahip olması zorunludur. Genel olarak kabin, asansör tarafından taşınan kişileri veya kişi ve eşyaları koruyan bir donanım olarak tarif edilebilir. Yönetmeliğin Temel Güvenlik Gereklerini açıklayan bölümünde; “asansör kabinleri, havalandırma açıklıkları haricinde sabit tavan ve taban dâhil olmak üzere tam boy duvarlarla tamamen kapalı olmalı ve tam boy kapıları olmalıdır” hükümleri yer almaktadır.

 

2.5. İNSANLARIN, İNSAN VE YÜKLERİN, KABİNE ULAŞILABİLİYORSA, YANİ BİR KİŞİ KABİNE ZORLANMADAN GİREBİLİYORSA VE KABİNİN İÇİNDE BULUNAN VEYA KABİN İÇİNDEKİ KİŞİNİN ERİŞİM MESAFESİNDE YER ALAN KUMANDALARLA TEÇHİZ EDİLMİŞ İSE, SADECE YÜKLERİN, TAŞINMASINA YÖNELİK BİR TERTİBAT

Bir asansörün Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında değerlendirilebilmesi için; insanları veya insan ve yükleri ya da kabine ulaşılabiliyorsa, yani bir kişi kabine zorlanmadan girebiliyorsa ve kabinin içinde bulunan veya kabin içindeki kişinin erişim mesafesinde yer alan kumandalarla teçhiz edilmiş ise, sadece yükleri taşıma amacına sahip olması gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, sadece yüklerin taşınması amaçlanan asansörlerde, şayet kabin kişilerce erişilebilir ve asansörün kumandaları kabin içinde veya kabin içinden erişilebilir durumdaysa bu durumda asansörün Asansör Yönetmeliği (95/16/AT) kapsamında olduğudur. Diğer yandan kişilerce erişimsiz olup sadece yük taşınması amaçlanan asansörler ile yük taşınması amaçlanan yükleme ve boşaltma için kişilerce erişilebilir olup kumandaları kabin dışında olan ve kabin içinden erişilemeyecek olan asansörler, Makine Direktifi kapsamındadır.***

“MMO(Makine Mühendisleri Odası)’ dan alıntı yapılmıştır.”

Read more

SUN-TZU CUMARTESİLERİ NE YAPAR?

Bugün yine günlerden Cumartesi. Bilirsiniz sizlerle cumartesi ayrı bir hukukumuz var. Nedir mi? Ne olacak tabi ki benim serbest yazılarım. Ben yazma özentisi olan fakat yazıp yazmama arasında kalmış bir kulum. Naçizane tarifim budur.

Sizlere bu satırları yazarken radyoda dinlendiren, huzur veren ve şefkati barındıran bir kadın sesi yükseliyor. “Karadır kaşları” diyor. Sözlere mi takılsam “Lokman hekim gelse yaram azdırır -yaramı sarmaya yar kendi gelsin-” yoksa söyleyene mi? Bir kimliği, duruşu vardır. Onu dinlerken Pir Sultana, Bedrettin’e, Musa Amcaya, çocuklara, güneşin ilk Işıklarına, Aze’ye, Kara Kaşlara vs. gidersiniz. Alır götürür sizi. Çok meraklanmayın bahsettiğim kişi İlkay Akkaya’dır. Bu aralar sağlık sorunları yaşıyormuş. Çok üzüldüm. Acil şifalar diliyorum. Umarım bir an önce toparlanır veya toparlanmıştır.

Ne demiştik? Sun-Tzu. Kitabının ismi Savaşma Sanatı. 2500 yıl önce yaşamış. Fakat hala konuşuluyor stratejileri, sözleri. Hani sosyal medyada meşhur, alımlı, kulağa hoş gelen kelime pazarı yaptığımız sözlerimiz var ya. Her şeye yazarız. Her konuda bir intikam, bir hazımsızlık, bir laf sokma, bir kabullenmeme ve “günü geldiğinde…” gibi imalı sözleri kullanırız. Aralarından çok güzel kelimeler ve sözlerde çıkmıyor değil. Zaten bu akıllı telefonlar ve gelişen sosyal medya bağımlılığı ile baya baya şair, edebiyatçı, yazar, laf ebesi, ebesini seven kalemşorlar ve yönetmenler,- taş çıkaracak cinsten- fotoğraflar,  “selfieciler” yetiştireceğiz. İnanır mısınız olimpiyatları seyrederken yarışmacılarımıza hiç rastlamıyorum. Çünkü genelde ilk turlar geçmiştir ve elenenler arasındadır bizimkiler. Futbol da hala bu kadar “para pula rağmen” Andora maçını zor kazandık. Moldovya’yı yenerken bir kez daha “Avrupa Fatihi ilan ettik” kendimizi.

Amatör sporlarda bir nebze ilerleme var fakat o da nereye kadar. Alttan gelecek bir organizasyonu destekleyecek finans kaynağı kalmamış futbola harcamaktan.

Bir tek PARALİMPİK sporcularımızı kutluyorum. Onları seyrederken göğsüm kabarıyor. Hayranlıkla bakıyorum. O nefes alışlarını hisseder gibi oluyorum. Yüzümüzü de bir onlar güldürüyor. Futbolda ki başarıları ortada. Yüzme de baskette, neler yaptıklarına şahidiz. Çünkü ciddi yapıyorlar işlerini. Toplumda fark edilmek için değil. Onlar birer eylemci, devrimcidir. Çünkü onlar sadece kendilerini değil, farkındalıklarını kendi adlarına değil kendileri gibi olan “engelsiz yaşamı” hak eden herkesin sesi olmaya çalışıyorlar. Bu kadar kıt imkânla, sadece kendilerine biçtikleri misyondan dolayı çabalarıyla bu başarıları elde ediyor ve tüm ülkeyi sevindiriyorlar. Bravo size engelsiz yaşamı isteyen çocuklar.

Konumuz sosyal medyadaki başarılarımızdır. Sporu bilmem ama sosyal medya olimpiyatlarında ben en az yarı final diyorum. Altı olmaz. Final hiç zor değil. Çok yetenekliyiz çok.

Size Sun Tzu’ dan biraz kısas yapalım;

Sun Tzu, milattan önce 6. Yüzyılda yaşamış olan Çinli bir komutan, filozof ve askeri stratejisttir.

Onun “Harp Sanatı” ya da “Savaş Sanatı” olarak anılan ölümsüz eseri, zaferi kazanmak için savaşa nasıl hazırlanmak gerektiğini ve savaşın nasıl yürütülmesi gerektiğini inceleyen bir eserdir.

Çin Edebiyat tarihinin en uzun süre hayatta kalan eserlerinden biri olan Savaş Sanatı, yıllar boyunca Çin askeri stratejisinin önde gelen eserlerinden biri oldu.

Savaş Sanatı, Batı dillerinden önce Fransızcaya 18. Yüzyılda, daha sonra İngilizce ’ye 20. Yüzyılda çevrildi. Ardından birçok Batı diline çevrilerek Çin dışında da oldukça önemli bir eser durumuna geldi.

Savaş Sanatı, yazılmasının üzerinden yaklaşık 2500 yıllık bir süre geçmiş olmasına rağmen bugün sadece savaş alanında değil; kazanmanın ve kaybetmenin olduğu hemen hemen her alanda önemli dersler sunmaktadır.

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eserinde verdiği tavsiyeler, politika, hukuk, iş dünyası, ekonomi ve spor gibi birçok alanda uygulama alanı bulabilecek niteliktedir. Kitabın bu özelliği, Savaş Sanatı’nı basit bir askeri strateji kitabı olmanın çok ötesine taşımaktadır.

Sun Tzu’nun hayatı hakkında çok az şey bilinmekle birlikte, onun Çin’in en çatışmalı dönemlerinden birinde (Savaşan Devletler Dönemi, M.Ö.403 – M.Ö. 221) yaşadığı ve kitabını da bu dönemde yazdığı düşünülmektedir. Dolayısıyla yazarın birçok önemli savaş deneyimi yaşamış olması muhakkaktır.

Bu kitap ve sözler aslında günlük yaşamda bile bize yarayabilecek derinlikte ve felsefededir.

En önemli 30 Taktik ;

  • Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha yakın.
  • Gücü kendinde, zayıflığı düşmanında ara.
  • Düşmanının güçlü yanından sakın, zayıflıklarına saldır.
  • Çok konuşmayarak, gizliliği güven altına almak; dimdik durup, adaletli olarak disiplini sağlamak komutanın görevidir.
  • Taktik olmadan strateji, zafere giden en yavaş yoldur. Strateji olmadan taktik, yenilgi öncesi yapılan gürültüdür.
  • MükemmeIIik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.
  • Bütün savaşlar aldatmaca ve şaşırtmalara dayanır.
  • Düşmanı hor görüp planlamayı ihmal eden, düşmana esir düşmeye mahkûmdur.
  • İnsanlar bir kez birleştiler mi, cesurlar tek başlarına ilerleyemez, korkaklar ise tek başlarına geri çekilemezler.
  • Rakibinizin değer verdiği bir şeyi ele geçirin o zaman sizin iradenize teslim olur.
  • En büyük ustalık zayıf ve beceriksiz gözükmektir.
  • Planlarınız gece gibi karanlık ve aşılmaz olsun, harekete geçtiğinizde şimşek gibi çakın.
  • Kendi duygularına kapılıp, silaha sarılma.
  • Sevilmeyen bir komutan ulus için yararlı, orduya da önder olamaz.
  • Uzun savaştan fayda görmüş bir ülke yoktur.
  • Düşmanı bildiğiniz kadar kendinizi de biliyorsanız, zafer konusunda şüpheniz olmasın.
  • Rüzgâr kadar hızlı, orman kadar yoğun olun.
  • Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.
  • İlk davranan olmaktansa bekleyip izlemek daha iyidir. Bir adım ilerlemektense iki adım geri çekilmek daha iyidir. Bunun adı ilerlemeden ileri gitmektir. İki büyük güç karşı karşıya geldiğinde; zafer yol vermeyi bilenin olacaktır.
  • Savaş ateş gibidir. Sen söndürmezsen, o kendini yakar tüketir.
  • Ve durum kritik değilse savaşmamalıdır.
  • Nasıl ki suyun sabit bir şekli yoktur, savaşta da sabit şartlar yoktur.
  • Zorlukları bertaraf edenler, daha zorluk meydana çıkmadan tedbirini alanlardır. Düşmana galip gelenler düşmana hazır olmadan saldıranlardır.
  • Askeri bir birliğin belli bir kalıbı olamaz, su gibi olur. Suyun da belli bir kalıbı yoktur. Zaferi kazanma yeteneği düşmana göre değişim göstermek ve koşullara adaptasyondan geçer. Buna deha denir.
  • Önemli olan düşman kuvvetlerinin stratejisini bozmaktır, savaşa tutuşmak değil.
  • Herkesin bildiğini bilmekten öteye gidemeyen bilgi işe yaramaz.
  • Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilmezsen, her savaşta tehlikedesin.
  • Bir üstünlük gördükleri halde bundan yararlanmıyorlarsa bitkinler demektir.
  • Fırsatlar kovalandıkça katlanır.
  • İnsanların içindeki kötülük tohumlarını doğruluğa, talihsizliği kazanma hırsına dönüştürmek dünyanın en zor işidir.

“Sun-Tzu Cumartesileri Ne yapar?”

Yazının başlığına bakmayın siz. Bu kadar düşünmüş; yazılar, stratejiler düşünmüş birinin günlere, aylara takılmadığını tahmin edebiliriz. Fakat ben bu Cumartesi Sun-Tzu’yu düşünerek geçirdim. Ne de güzel oldu Cumartesi, Cumartesi…

 

Read more

NUSR-ET

Nusr-Et bir marka, bir yaşam tarzı, bir sınıf ayrıcalığı, tiki, tike gibi kelimeleri sıralayabileceğimiz bir mekân. Steakhouseların başlangıç noktası olarak kabul edilir. Belki ilk bulanı değil ama kesinlikle en popüler olanıdır. Sırf selfie çekmek için bile bir müşteri portföyüne sahiptir. Eskiden anlatırlardı Taksim’e insanlar gitmek için giyinir, kuşanır, takım elbiselerini seçer, ayakkabılarını parlatıp Taksim’e eşlerini kollarına takıp, başları dik, kendinden emin, ileriye bakan gözler ve yüzde tebessümle Taksim caddesinde dolaşırlarmış. Hareketler hep bir naiflik, sakinlik içerisinde raks ederken herkes birbirine senkronize edilmiş gibi bir edayla yürürlermiş. Biz bilmeyiz bunları. Bildiğimiz Taksim; tıklım tıklım ve kimseye çarpmamak için kendinizi sakındığınız bir insan seli yeri.  Konumuz Taksim değil tabii ki de. NUSR – ET, müşterisi de bir zamanların Taksim’i gibi “seçkinlerin” veya bu anlamda çabası olanların gittiği bir mekândır. Popülerlik her ne kadar konuşulsa da burada lezzet kesinlikle ön plandadır.

Tabii ki bunlar bizim perdenin önünde gördüklerimizdir. Herkesin gördüğü yerdir perde önü. Fakat biz perde arkasını anlatalım orayı yaşadığımız için. Size söyleyebilirim ki –bu kadar yer görmüşlüğüm olduğu halde- gördüğüm en temiz, hijyen ve disiplinli yerdir. İnanır mısınız imalata kaç kere girip ölçü almak istedik, her seferinde onlarca hijyen ve temizlik kontrolü yapıldı. Her defasında aynı işlem yapılırken – personel dâhil – bizim haricimizde bir kimse de “öf” demedi. İçeri girdiğinizde gözleriniz kamaşıyor beyazdan dolayı. Her yer bembeyaz, ışıl ışıl. Elemanlar boneler, önlükler, maskeler, mekâna uygun ayakkabılar ve İSG denetimleri vs. şeylerle beyaz melekler gibi hareket etmektedirler. Kelebek cenneti dersiniz resmen. Fakat bir tek ses, gürültü yok. Herkes işini profesyonellik ile yapmaktadır. Bir telaş, koşuşturmaca yoktur. – Makinenin dişlileri gibi çark dönmekte – Aksayan hiçbir şeyin olmasına imkân yoktur. Kullanılan her türlü makine – bizi ilgilendiren kısım olduğu için – sınıfının en iyisi olduğunu gördük. Dersiniz ki “ya yemekçi makineden ne anlar” hayır kesinlikle öyle değildi. Her konuya hâkim uzmanları vardı. Ve sizinle baya baya yarışacak düzeydeydiler veya daha iyidirler de diyebilirim.

Nusr-Et markası, biz gördükten sonra değil elbette yapılan yatırımlar ve işlerindeki profesyonelliği yüzünden şuanda haklı gururunu yaşıyor ve sektörde kendinden çok söz ettiriyor. Biz, tesisi ve yapıyı gördükten sonra bu pozisyonların tartışmasız olması gerektiğini gördük.

Nusr-Et’ e ne mi yaptık? Aman boş verin siz, bizim yaptığımız yük platformlarını. Siz hiç bekler miydiniz bizim gibi makinacıların böyle bir yemek mekânından bahsedebileceğini. Kendimi yemek programı sunan Vedat Milör, Mehmet Yaşin gibi gurmelere benzettim. Olsun “Hak edene hakkını vereceksin” atasözümüzden de anlaşılacağına göre NUSR-ET bir yaşam felsefesi olarak yeni akımıdır, Türkiye’min.

 

Not: Birkaç adet yük platformu falan yaptık.

Read more

ELEKTRİK DÜNYASI DERGİSİ İLE ÖZEL RÖPORTAJ

Erhan Avşar: ‘Hayatınıza Değer Veriyoruz’

Yetkilimiz Erhan AVŞAR ile Elektrik Dünyası arasında geçen özel röportaj ayrıntıları…

Kısaca firmanızı tanıyabilir miyiz?

Boğaziçi Platform hidrolik sistem ekipmanları ve Personel yükseltici platformlar imalatı işi ile uğraşmaktadır. Firmamız Türkiye’nin 1996 yılında hidrolik sisteme geçişi ile beraber bu sektörde kendine yer buldu. 1996 yılından 2000 yılına kadar personel kaldırma platformu imalatı  ve kiralaması konusunda hizmet verdi. Kendi firmasını 2000’li yılların sonlarına doğru kurdu. 2000’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de hızla üretimi artan hidrolik kaldırma elemanları sistemlerine yeni bir boyut getirmek amacıyla üretim yapmaya başladı. Üretimini yapmaya başladığı ürünler arasında; Personel Yükseltici Platformu, Hidrolik Asansörler, Araç Asansörleri,  Engelli Asansörleri  ve eklemli platformlar yer alıyor. Firmamız son üç yıldır da kiralama işine ağırlık vermeye başladı.  İş makinaları kiralaması konusunda ciddi yatırımlar yaptı. Özellikle personel kaldırma platformları konusunda Amerika ve Finlandiya’dan ciddi ithalatlar yaptı. Su an firmamızın makine parkında çok sayıda  personel kaldırma platformu bulunuyor. Mesela Türkiye genelinde 35 tane eklemli platform varsa bunun 10 tanesi bizim firmamızda. Türkiye’de sadece 15 tane örümcek platform var ve bu platformların 3 tanesi bizde. Firma olarak piyasada az bulunan spesifik ürünlere yatırım yaptık. Bununla beraber araçlı sepetli platform kiralama işi yapıyoruz. Firmamızın genel anlamda sektör içerisinde hatırı sayılı bir yeri vardır. Yıllardır sektörle o kadar iç içeyiz ki mesela; Platformlarla ilgili ilk dergiyi biz çıkardık. Yine sektörle ilgili ilk gazeteyi biz yayına hazırladık. Bu yayınlarla sektörün sadece imalat ve kiralama boyutu ile değil ekonomik, kültürel ve iş güvenliği konuları ile de ilgilenmeye başladık ve bu konularda sektörümüzü bilgilendirmeye başladık.

 

Ürünlerin kullanım yerleri ve müşterilere sağladığı kolaylıklarla ilgili okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

2014 yılından sonra iş güvenliği ve sağlığı yasasında yapılan değişiklikler ve devletin aldığı bir takım yaptırımlar sonucunda 3 metreden yüksek yerlere merdiven kurulması yasaklandı. Durum böyle olunca firmalar personel yükseltici platformlar kullanmaya başladılar. Personel yükselticilerinin kullanılması birlikte firmalar hem zamandan tasarruf etmeye başladılar hemde kaza riskini en aza indirmiş oldular. Platform yükselticilerini başta elektrikçiler olmak üzere; İnşaatçılar, tabela reklamcıları, ısıtma soğutma sistemi kuran firmalar, aydınlatmacılar, temizlikçiler ve peyzajcılar kullanıyor. Ayrıca az önce bahsettiğim herkeste olmayan örümcek platformlar ise daha özel işlerde daha spesifik işlerde kullanılıyor bizi diğer firmalardan ayıran en büyük özelliğimiz bu tür özel platform yükselticilerine sahip olmamızdır.

 

Peki müşterilere nasıl ulaşıyorsunuz?

Biz firma olarak 2016 yılından beri bir kadrolaşma sürecine girdik. Bu anlamda profesyonel insanlarla tanıştık. Mesela bir kamu kuruluşunda belediyede başkanlık yapmış bir arkadaşımız bizimle çalışıyor. General Elektrik’te üst düzey yöneticilik yapmış bir arkadaşımız bizimle birlikte çalışmaya başladı. Bu bahsettiğim arkadaşların kurmuş olduğu bir satış örgütlenmesi var. Bu arkadaşlarımız tarafından yazılı ve görsel medyaya ilanlar verildi. Aynı zamanda günümüzde çok popüler olan sosyal medya reklamlarına ağırlık verdik. Ayrıca müşterilerin referansları da bize çok sayıda müşteri kazandırdı. Bütün bu çalışmalar sonucunda ve elimizde bulundurduğumuz özel platformlar sayesinde sektörümüzün en çok tercih edilen ve bilinen firması arasında yerimizi aldık.

 

Müşteriler kiraladıkları ürünler konusunda yeterince bilinçliler mi?

Elbette içlerinde bilinçli olanları var ancak genelde çok fazla bilinçli oldukları söylenemez. Çoğu müşteri yükseltici platformların sepetli ve makaslı platformlardan oluştuğunu zannediyor. Bu yüzden biz müşterinin platformu kullanacağı yerde tespit yaparak müşterinin ihtiyacına uygun platformu kiralamalarına yardımcı oluyoruz. Aslında firmalar üç yıldır bu konuya profesyonelce yaklaşmaya başladılar zamanla müşterilerin platform yükselticileri konusunda daha da bilinçleneceklerine inanıyoruz.

 

Devletten yeterince destek alıyor musunuz?

Bırakın destek almayı her an nefeslerini ensemizde hissediyoruz. Bırakın bizi bizim sektörümüzde hiç kimsenin destek aldığını görmedik. Kosgeb destekleri için başvuruda bulunuyoruz ve bu destekleri vermemek için yüzlerce bahane buluyorlar. Bu nedenle üretici devletten beklenti içine girerse iş yapamaz. Maalesef Türkiye’nin genel kaderi bu. Biz firma olarak bu işi kendi imkanlarımızla kurduk ve kendi imkanlarımızla da işimizi büyütmeye makine parkımızı geliştirmeye devam ediyoruz.

 

Son olarak kısa ve orta vadedeki hedeflerinizden bahseder misiniz?

Orta vadedeki hedefimizde makine parkımıza yeni makinalar eklemek var. Şu anki filomuzda bulunan platform sayısını 2 sene içerisinde iki katına çıkarmayı hedefliyoruz. Bizim ürün portföyümüzde yük asansörleri var ve bu konuda kendimizi daha fazla geliştirip ürün özelliklerini daha da artırıp bu ürünle ilgili ihracat yapmayı hedefliyoruz. Bu nedenle Hedef kitlemize uygun fuarlara katılıyoruz ve bu fuarlarda ürünlerimizi tanıtıyoruz.

 

Boğaziçi Platform Yetkilisi

Erhan AVŞAR

Read more

DUR YOLCU

Hatırladınız değil mi ne demek istediğimi? Sabah otobüsümüz iskeleye yanaşınca dışarı çıktım. Soğuktan titriyordum. Oysa İstanbul’da hava sıcak ve mevsim normallerinin üstündeydi. Evet, soğuğun titretmesini ve ilk defa geceleri özellikle dişlerimin birbirine değip ses çıkardığını orada görmüştüm. Gemi hareket etti. Diğer yakaya yaklaştıkça “küçük şehir “ de yaklaşmaya başlamıştı. Bildiğin kasabadan biraz büyük bir yerdi. Temiz bir havası vardı. Beni hala heyecanlandıran bir yer değildi. Üniversiteye girdim, kayıt işlemleri -şehri dolaşmak gibi- şip-şak bitti. Bir tek caddesi olan şehirdeki merkezde turladım. Sıkıldım. En fazla yarım saat otobüsü bekleyene kadar zaman geçirdim ve İstanbul’a yola çıktım.

Evdekilere ilk tepkim “beni hiçbir kuvvet bu kasabaya gönderemez” olmuştu. Hele ki öyle yakın bir yer de değil, benim gibi İstanbul sevdalısına. Kesin ve netti kararım “GİTMEYECEKTİM”.

Sınıfa ilk girdiğimde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabındaki duygu gibiydim. Sanki herkes bana bakıyordu. Aslında suçluluk psikolojisi de yoktu ama nedense tüm gözler üzerimdeyken sıraya oturdum. Sonra bendeki duygulara sebep olanlar gibi ardımdan gelenlere bende bakmaya, tanımaya başladım. O gün bitmedi. Yurt zaten can sıkıntısı ve boştu. Baktım top oynayanlar var bahçede,  yanlarına gittim. Biraz eğlendim. Gerçekten İstanbul dışında top oynamak da varmış kader de. Ömrümün İstanbul dışına çıkmaması için ant içmiş gibi bağlıydım ve hala bağlıyım İstanbul’a.

Yurdun kantininde yeniler hep tek takılır. Köşede oturup anlamaya, tanımaya başlarlar. İki çocuk dikkatimi çekmişti. Gündüz, bölümde de görmüştüm. Biri birden kalktı cama koştu. Onu takip ediyordum. Boğaz ışıklarla güzeldir. Karanlıkta orası size boğaz gibi değil de kapkaranlık bir dağ gibi görünür. Camdan çekti kendini. Temiz yüzlü iyi bir çocuğa benziyordu. Diğeri de baya kıvırcık saçlıydı. Tanıştık, zaten aynı bölümdeydik ve konular peş peşe tanışmamıza ve bu “gurbet elde” kaynaşmamıza hızlı geçiş yaptırdı. Günler geçmiyor ama yine de…

Mahallenin üst kısmında dutlukta oynadığım maçlar, şakalaşmalarımız gözümün önünden gitmiyor. İki hafta sonra evden birileri gelecekti heyecandan duramıyordum. Geldiler, görüştük. Sonra vedalaşırken bende gidecekleri arabaya bindim fakat “nereye” dediler. O zaman anlamadık bir kere daha, ben artık burada kalıcıyım.

Günler tabi ki de yine geçmiyor. Sokaklarda dolaşırken üç beş tanıdık alırdık yanımıza. Aynı sahilde dolaşırdık. Bölümdekilerle kaynaşmak da hızlı olmaya başlamıştı. Şehir dışından benim gibi gelenler çabuk adapte olmaya çalışıyorlardı. Gençlik gerçekten güzel bir şey. Eğlenmesini, gülmesini ve zaman geçirmesini biliyor. Ve hep bir hareket içerisindeler. Bense sürekli top oynuyorum. Seviyorum futbolu. Hem toplumda fark edilme aracım hem de ruhumu dinlendiren bir aşk hikâyesi benimkisi. “Fark edilme” dedim çünkü gerçekten hala insanların aklında o dönem oynadığım futbol kalmış.

Yavaş yavaş çevremiz kalabalıklaştı. Fakat sokaklar büyümedi. Yollar büyümedi. Ama siz hep aynı yoldan aynı duygularla geçmediğinizi fark ediyorsunuz.  Aynı sokaktan geçerken aynı şeyi görmezsiniz hiç. Alışmaya mı başlamıştım yoksa kabullenmeye mi anlayamadım.

Günler geçtikçe ve biz dışarda günlerimizi bir bir ardımızda sıralarken hareketlerimiz de değişmişti. O ürkeklik, çekingenlik yoktu üstümüzde. Daha eğlenceli olmaya başlamıştı her şey. Muziplikler, espriler, kahkahalar havada uçuşuyordu.

Sokakları büyütemesek de duygularımızı büyüttük. Sesimiz çıkmasa da şehrin ışıklarının dışına biz ıslık çaldık ve kendimizi eğlendirdik. Hayallerimizi genişlettik. Duygularımızı çoğalttık. Düşüncemiz her yere sorular sormaya başladı. Ama kahkaha ve gençlik havasında elimizi bir kez bırakmadan yaptık tüm bunları. Anılarımız artık oluşmaya başlamıştı. Sırlarımız oluşmuştu. Sözlerimiz hayallerimiz bir bir çoğalmaya başlamıştı. Sabah erken sahile giderdik. Müthiş bir huzur veriyordu. Güneş, soğukla yarışır gibiydi. İki hava akımını birlikte yaşar gibiydiniz. Sıcak ve soğuk. Sonra kalabalıklaşırdı sahil. Her vakit ayrı bir duygu gibiydi. Sabahları mahur, sonrasında aceleci, öğlen sakin ve gittikçe hareketi hızlanmaya başlar gibi, akşamüstü tatlı bir yorgunluk ve hafif bir tebessüm.

Evet, söylemedim geceyi. Çünkü bambaşka oluyor geceleri. O iskele, fenerin olduğu yer sessizlik ile ses arasında bir yer. İlk gördüğüm boğazın o karanlık hali kalmamış ve orası alenen aydınlık bir yer gibi karşınızda durmakta. Fenerin orada hele ki bir üzüm şarabı sizi o soğuğa karşı bile örgütlüyor.

İlk yakamozu orada gördüm. Şarkılarda hatta o dönem Ahmet Kaya’nın şarkısı YAKAMOZ vardı. Orada bu şarkıyı hem dinler hem de o güzel görüntünün hayranlığı içinde kalırdım.

İlk gurbetim oradaydı. Ama inanır mısınız gurbet değil de ev sahibi, evimdeymişim  gibi olmuştum. Sıkı dostlukları orada öğrenmiştim. Arkadaşlığı, fedakârlığı, paylaşmayı, birlikte yaşamayı… Birlikte şarkı söylemeyi… İlk defa sırlarımızı paylaşmamız orada olmuştu. Aynı sokakta aynı duygularla dolaşmamıştık… Orada bir hareket…  Bir huzur… Bir… bir… bir…

Evet aşık olmuştum ben bu şehre. Yapamadan duramıyordum artık. Yaz tatillerini ve ara tatilleri sevmez olmuştum. Kopamadım şehirden. O bırakmak istese de ben bırakmak istemedim. Önceleri okuldan, arkadaşlardan dolayı bağlılık var dedim. Aslında ben ortama bağlıyım dedim. Yok, alakası yok. Ben baya baya İstanbul’da arkadaşları görsem de yine aklım o şehirde kalıyordu. Donanma’ da çay içmek, Kültür’ de oturup sahili seyretmek, Çamdan Cafe’ de türkü dinlemek, Karpuz’ un orada burs parasıyla ayda bir bira içmek, İt Durmaz Tepesi’ nde arkadaşlara gitmek, stadyumun oradaki sokakların ışıkları arasından geçerken gölgenle dans etmek, fenerin orda üzümün türevlerinden içmek. Tarihi Han içerisine girdiğinizde yüzünüzü vuran o mistik havayı genzinize kadar çekip içerden yükselen ağır dokunaklı müziği hissetmek.

“Kepez var mı” diyen şoförün “yurt kalmasın” sesi.

Nerelere kadar özlediğim şeylerden, nasıl bir bağlılık olduğunu anladınız herhalde.

“Günün ilk ışığı vurunca…” şarkısı teypte çalıyordu. Aylardan Ekim. Okul bitmiş evde oturuyordum. Gözlerimden bir yaş geldi. Sonradan hepsi boşaldı. Gittim. Resimlere baktım. Sonrasında daha da bir özlem duydum. Birkaç ay sonra alttan kalan dersler için sınava girecektim. Gittim, zamanı gelince. Ama dönmedim. Kaldım orada. Evdekiler, işyerindekiler, herkes meraklanmıştı. Aradım “ben şimdilik burada kalmayı deneyeceğim”. Bitti.

Gelirken içimdeki o olumsuz düşünceler, bakış açıları değişmiş hatta aklıma geldikçe kendime kızar bile olmuşluğum vardır.

Burası benim evim olmuştu. Sevmiyordum. Buraya ait olduğumu hissetmeye başlamıştım. Hatta evdekilere acaba bizim geçmişte Çanakkale ile bir alakamız var mı?” artık kesin bir bağ var diye düşünmeye başlamıştım.

Aradan yıllar geçti ben hala özlüyorsam ve ismini duyduğumda bir şehirden öte bir akraba, tanıdık görmüş gibi hissediyorsam, orası artık bir şehir veya yerleşim alanı değil sizin ta kendiniz olmuş, benliğinize işlemiş, özünüz olmuştur.

“Bilmeden gelip bastığın toprak

Bir devrin battığı yerdir”

Tüm Çanakkale sevdalılarına hediyem olsun.

Read more

MARADONA GOL ATARKEN

SERBEST YAZI

Bugün günlerden cumartesi. Hava günlük güneşlik. Bazen bulutlar şakalaşıyor güneşle, etrafını sarıyorlar. Karanlık oluyor gökyüzü. Zannedersiniz akşam olmuş. Otobanda bir yere yetişmeye çalışan arabalar ve arada bir siren sesleri geliyor. Eskiden oturduğumuz semt çok sakinken ve renkli televizyonlar komşularda olduğunda cumartesi akşamları sekize kadar açık ekranlarda filmler vardı. Yabancı filmler. Seyrederken hep siren sesi duyulurdu arka fonda. Ne çok olay oluyor diye geçerdi aklımda. Sonra şehirlerimiz, semtlerimiz büyüdü peş peşe filmlerdeki sesleri bizde yadırgamaz olduk. Bir ambulans sesi tedirgin eder beni. Hele ki mahalleye gelmişse. İçimi bir hüzün kaplar. Meraklanırım da acep kimdir feryat figan yetiştirilmeye çalışılan.

Maradona ismini dokuz on yaşlarında duymuştum. Tabi yine komşunun evinde dünya kupası maçı izlerken. Herkes onu konuşuyordu. Bir de Erol abiden duydum. Erol abi denizciydi, hep seyahatlerdeydi. Yazları gelirdi. Geldiğinde bize çift kale maç yaptırırdı. Çok heyecanlanırdık. İlk gazozuna topu da o zaman oynamıştım. Hani derler ya “biz eskiden gazozuna top oynardık. Nerede şimdi?” aslında gazoz da lükstü bizim mahallede. Ama gazoz kapağımız çok vardı. İçmesek de İmam amcanın bakkalı önünde bekler gazoz kapağı toplardık. Bazılarımız ise mahallenin dışına çıkardı gazoz kapağı bulmak için. Maradona gol atarken biz çok ama çok mutlu olurduk, lastik ayakkabılarımızla top oynarken.

Uğur’u çok severdik mahallece. Onun gelişini dört gözle beklerdik. Çengelde otururdu. Cumartesileri gelirdi. Zayıf cılız bir çocuktu. Babası ona meşin top almıştı. Gerçi her şey alıyordu ona. Tüm çocuklar onunla arkadaşlık yapmak isterdik. Kontra bisikleti bile vardı.  Bizim ise hep plastik topumuz olurdu o da çabuk patlardı. Meşin topa ilk vurduğumda çok ağır gelmişti bana. Hatta bu ne böyle demiştik. Olsun. Şimdiki caminin orada, annesi tabakla kale arkasında Uğur’ a yemek yedirmek için beklediği günlerde biz maçtan çok o topa vurmak için koşardık. Sonra karanlık olurdu. Beşte devre onda biter. Bir türlü bitmezdi o maç. Karanlık engellerdi. Arada bir geçen arabaların farları belirtirdi kale taşlarını. Direkler yoktu mahallemizde. Bazen itiraz ederdik gole, üsten geçti diye. Hem de hiçbir belirti olmadan nasıl varırdık o karara.

Boyacı sandığını ilk gördüğümde içimde bir hüzün vardı. Çocukluğumdan ayrılma zamanı gelmişti. İtiraz da edemiyordum. Oysa mahallemize çok şey gelmezken her şeyi canı gönülden kabullenen biz, nasıl olur da sevinemezdik bu boyacı sandığına. Yaşım on ve çocukluğum şimdiki hatırladığım anılarımda kaldı.

Okullar benim için bayram yeriydi. Çok severdik mahallenin çocukları olarak okulu. İş yoktu çünkü oyun vardı. Sadece biraz utanırdık tırnaklarımızda çıkaramadığımız boya lekelerinden dolayı. O yüzden ellerimiz hep ceplerimizdeydi.

Sevmem törenleri mesela. Birde devlet eliyle verilmiş hediyeleri. Öyle şey mi olur herkesin önünde büyük lacivert mont vermek. Hele Cuma günü hayır yapan bir dernek ismimizi anons edip gıda yardımı yapınca çıkmak istemezdim o kürsüye. İnsanın heyecanı kaçıyor. Hiç küçük bir çocuğun gururu olmaz mı be arkadaş. Fakiriz diye duygusuz muyuz yani. Gurumu orada kırdılar benim. Mahcupluğumu orada yapıştırdılar üstüme.  Boyacıyken kimse görmezdi de ama bu alenen ortada. Kaçmak olmazdı. Çocukken unutulmaz derler ya. Ben unutsam da o çocuklar unutmaz. İyi ki de unutmamışım bu anımı.

Evde hasta birini hiç sevmem. Evde biri hasta olunca hep aklıma Kasım ayı ve karanlık soğuk bir gün gelir. Babamı da boyacılık yaptığımız senenin Kasım ayında görmüştüm öyle. Halsizdi. Bakardı size işte öyle. Sesi bazen gelir aklıma. Çok hatırlamıyorum gerisini. Her baba iyidir ama gerçekten çok iyi biriydi. Hep gözlerinin içinde gülümsemeleri ile bakardı. Özleyerek bakardı. Hasretle… Konuşmazdı son dönemlerde, kitap okurdu başındaki hoca. Sabah beşte sala okudular. Çamur içinde Erdal’la baktık herkes ellerini açıp ağlarken. Biz o gün ağlamadık mesela. Erdal acıkmıştı. Ben onun elini sıkıca tutmuştum. Eve girmedik o gün dutlukta oturduk ikimiz karanlık çökene kadar.

Mahallenin fenni sünnetçisi vardı. Siyah çantasıyla dolaşırdı. Sabah yedi de yataktan kalktığımızda “işeyin” demişlerdi. Sonra iğneyi gördük ve ablamın eteğiyle bir hafta dolaştık. Niye mi bu kadar erken ve habersizdik. Çünkü babalar çocukları için yaşarken hep bir şeyler yapmak ister. Ve onların okuduklarını, evliliklerini ve çocuklarını görmese de görebilecekleri en hızlı şekilde yapmak isterler. Şimdi çok iyi anlıyorum o sabahın köründeki babamın telaşını ve heyecanını.

Fenni sünnetçi merhem sürün dememişti. Bilirdi fukaralığı. Hoş bizde margarin haricinde yağda yoktu. Allah’tan komşuda vardı. Bir çay bardağı istemiştik. Sağ olsun o da vermişti.

Öğle yemeklerini ilk stajyerken yedim. Ondan önce hatırlamayız öğlen yemek yendiğini. Çokta önemli değil de anlatayım dedim.

Sakız ağacı vardı mahallenin girişinde. Şimdi bir sitenin duvarının altında kökleriyle duruyor. O ağacı özlemiştim bir keresinde. Ağaç özlenir mi hiç. Kedi, köpek, arkadaş, binme oyuncak… Böyle bir şey özlenir. Ama ben o sakız ağacını özlemiştim. Gurbetteki yıllarımda hep o ağaç gelirdi aklıma. Çünkü o ağacı geçince mahalleye girerdin. Rüzgâr vururdu yaz kış yüzüne. Yaklaştıkça çocuk sesleri gelirdi. Hafif bir rüzgar estiğinde toprak yolda bir toz yükselirdi. Yağmur yağmışsa hele genzinize bir koku dolar alıp götürür sizi. Konumuza dönelim evet sakız ağacı. Orada Erdal’la oynardık hep. Bir gün sıkışmıştı içine. Evet, evet içine. İçi boştu. Yakmışlardı. Bizde içine girer oynar hayal kurardık. Erdal her seferinde çıkamazdı içinden. Önce tedirgin olmuştum sonra alıştıkça gülüşürdük o ağaçtan çıkmaya çalışırken.

Çocuklarıma çok anılarımı anlatmıyorum. Hem çok küçükler hem de onları etkilemek istemiyorum. “Yaşamınızın kadrini bilin” gibi tehditle bir yaşam olmaz. Biz arka mahallenin sobalı evlerinde her şeyden yoksun “büyük” çocuklardık. Kaderimiz değildi, koşullarımız öyleydi. Ama o kadar da mutluyduk. Hem de ne mutlu. Şuanda bir plazanın en üst katında İstanbul’ u seyrederken o günlerin keyfini biraz yaşamak istemem bile her şeyi ortaya koyuyor.

En büyük mutluluğum ise, Maradona gollerini bir bir atarken kendim atarmış gibi hayal kurmaktı.

Bugün günlerden Cumartesi, hava artık bulutlarla güneşin oyun alanı değil pırıl pırıl bir aydınlık içinde. Uzakta tekrar araba sesleri…

Read more